Ursula K. Le Guin’in Türkçedeki Sesi

Röportaj: Gizem Yiğit, Meriç Şenyüz

Geçtiğimiz günlerde ölümünden haberdar olduğumuz ve okurları tarafından bir yazardan daha çok büyücü olarak hatırlanacak olan Ursula K. Le Guin’in çevirmeni Çiğdem Erkal ile ilginizi çekmesini umduğumuz bir söyleşi yaptık.

Ursula K. Le Guin’in eserlerinde Jung’un, Taoizm’in, varoluşçuluğun ve Yunan mitolojisinin etkileri hissedilmekte ve ona dair incelemelerde de bu analize oldukça yer verilmekte. Peki, siz en çok hangi kavramların onun düşünsel dünyasına ve dolaylı olarak yazınsal dünyasına etki ettiğini düşünüyorsunuz?

Le Guin’in Taoizm’i çok sevdiğini biliyorum. Hatta Çince bilmediği halde Lao Tzu: Tao Te Ching adlı kitabı Çince’den İngilizce’ye çevirecek kadar çok sevdiğini.  Benim de başucu kitaplarımdan biri oldu.  Yakında da Türkçe olarak yayınlanacağı müjdesini aldım, çok sevindim. Ama bu tarz bilgiler, Le Guin’le ilgili analizler pek benim ilgimi çekmiyor. Bence ilginç olanı Le Guin’in kendisinin kendisi için ne dediği, hikâye, roman ve şiirlerinde neler anlattığıdır.

Le Guin’in yazmaya başladığı dönemde fantastik edebiyat, “tür romanları” başlığı altında görülüyor ve yüksek edebiyatın parçası sayılmıyordu. Le Guin’in eserlerinin fantazya türünün saygınlık kazanmasında rol oynadığını düşünüyor musunuz?

Önce “tür romanı” ile ne demek istediğimizi anlatmakta bence fayda var. Konuya yabancı bir okur için Çince’den hallice bir tabir.  Burada kast edilen şey, ya da Le Guin’in yazılarında kast ettiği şey şudur:  Büyük bir kitapçıya gittiğinizde kitaplar tasnif edilmiş olur.  Türlerine göre; klasikler, edebi eserler, tarih romanları, fantastik edebiyat, bilimkurgular diye liste uzar gider.  Bunda pek bir değişiklik yok gibi.  Yani “edebi eserler” ve diğer fasa fiso şeklinde.  Şu anda da büyük bir kitapçıya gittiğinizde türlerin böyle ayrıldığını görüyorsunuz.  Ve evet, ne yazık ki fantastik edebiyat ve bilimkurgular nedense “edebi eserlerden” sayılmıyorlar.  Şimdi bunu hali hazırdaki bir “gerçeklik” olarak buraya koyalım.

Sorunuzun cevabına gelirsek; tabii ki oynadı ve bu konuda çok çalıştı. Bu konuda yazmış olduğu birçok yazısı vardır.  Le Guin bu türün çalakalem yazılmasından hoşlanmıyor, bu tür romanların da tamamen edebi kaygılarla, ciddi bir edebiyat türüymüşçesine yazılabileceğini düşünüyor, bunu yapıyordu.  Ve tabii ki takdir de gördü.  Yaptığını ispatlayabildi.  Bu konuda uğraş verdi.

Le Guin romanları deyince akla yarattığı karakterler, mekânlar ve yaratıklar geliyor. En sevdiğiniz Le Guin karakteri, mekânı ve yaratığını söylemenizi istesek bunlar neler olurdu?

Çok yavan ve klasik olacak belki ama hepsi. Her karakterini ve her hikâyesini aynı keyifle okudum.  Yalnız Ged’in yeri bende başkadır.  Romantik bir duygusallık diyelim.  Ne demekse…

Biraz da Le Guin’in eserlerine tek tek yoğunlaşacak olursak Uçuştan Uçuşa adıyla çevirdiğiniz kitabında Le Guin’in masal, bilimkurgu ve fantastik arasındaki sınırları incelttiği -daha geçişken hale getirdiği- söylenebilir mi?

Emin değilim.  Öyle gibi görünüyor ama kendi hissettiklerimi paylaşayım, yani o kitabı çevirirken hissettiklerimi.  Tüm diğer kitaplarından daha çok kendini eğlendirmek için yazdığını hissetmiştim. (Ki o da zaten bunu inkâr etmez.)  Çok fazla derin düşünmeden eğlenmek için yazdığı bir kitap.  Bir teneffüs.  Çok fazla sınır çizmeden…  Ben, masal ile fantastik edebiyatı ayrı sayamıyorum zaten.  Bence fantastik edebiyat eserleri anonim olmayan masallar.  Hani matbaa icat olunmayaydı, onlar da masal olacaktı, dilden dile dolaşırken yazarları unutularak. Ama şimdi kayıt altına alınmış oluyorlar. O açıdan biraz kısır sayılırlar.  Daha katılar.  Değişmeyecekler ne yazık ki.  Hâlbuki masalların bir de zaman ve zemin üzerinde yolculukları sırasında zenginleşen tatları var.  Yaşıyorlar.  Her anlatan azıcık bir şeyler katıyor. Evet, öyle de denebilir demek ki:  Fantastik edebiyat, masalın bir “anının” dondurulup saklanmış hali.  Devam edemeyecek.  Masallar öyle mi ya, ezelden beri olmasa bile ebediyen değişecek, yaşayacak, devam edecek hikâyeler.

Neyse, bence Le Guin sadece bu romanında değil diğer bilimkurgu romanlarda bu dediğinizi yapıyor.  Mesela Hain gezegeni;  bildiğiniz “ilkel” bir ortamdaki en gelişmiş gezegen.  Yani Le Guin bunu hep yapıyor.

Uçuştan Uçuşa’daki yenilik, ilk kez bu dünyayı diğer dünyalara yaklaştırması bence.  Yani masal, bilimkurgu ve fantastik arasındaki sınırları değil; masal, bilimkurgu, fantastik ile bu dünya arasındaki sınırları inceltiyor.

Onun yazınına biraz da farklı bir açıdan bakacak olursak Le Guin’in eserlerinin sinemaya ve televizyona çok az uyarlanmış olmasının sebebi olarak neyi ya da neleri görüyorsunuz?

Le Guin’inki gibi masalsı yazıların, eğer birer senaryo olarak tahayyül edilip yazılmamışlarsa, filme aktarılmalarının doğru bir şey olmadığını düşünüyorum.  Çünkü bunlar tamamen “hayali” diyarlardır.  Ve sınırları onu okuyan okurun hayal gücüyle sınırlıdır.  Herkesinki farklıdır.  Fakat görsel bir eserde, bir filmde, siz sadece birilerinin, senaristin, yönetmenin vs. hayal gücü sınırlarıyla sınırlanıverirsiniz.  O nihayetsiz dünyalar aniden sınırlı, kısır dünyalara dönüşür.  Şahsen Yerdeniz’in filmini seyretmem.  Bırakın Ged, Tehanu, Tenar, Gont, Ogion benim hayalimdeki gibi kalsın.  Bir başkasının hayali beni sınırlandırmasın.  Belki Le Guin de benim gibi hissediyordu.

Son olarak Le Guin’in Türkçedeki sesi olmanız bakımından hem kendi merak ettiğim hem de eminim Le Guin okurlarının merak ettiği bir soru sormak istiyorum. Le Guin, okur ve yazar olarak hikâyenin müziğini/ritmini duymayı önemli buluyor. Siz Le Guin çevirirken onun hikâyelerindeki ahengin/müziğin karşılığını Türkçede nasıl buldunuz?

Teşekkür ederim, yakaladığımı düşündüğünüz için. Nasıl açıklanır?  Ortaya eser koyan, koymaya çalışan, kendini aradan çıkartıp yaptığı işle bütünleşen herkesin (ki buna bilim insanları da dâhildir) hissettikleri ortak bir şey vardır: Kendi dışlarında bir varlık.  İşte buna “ilham” demişler “musalar” demişler vs. Shakespeare en son eserinde (ki hikâyesi kendine ait tek eseri olduğu söylenir) Ariel’i azat eder.  Ariel’in onun ilham perisi olduğu söylenir.  Ki bende öyle düşünüyorum.  Sonra da artık hiç yazmaz.

Ben buna o eserin kendi varlığı diyorum.  Ortaya çıkmaya çalışan “gerçeğin”, “güzelliğin” işte ne derseniz artık bulun bir isim takın, onun kendi varlığı.  Sizi bir vasıta olarak kullanan bir varlık.  O akacak yol arıyor, dünyaya gelmek için, sizi bir nevi dere yatağı gibi kullanıyor.  Bu süreçte onunla bütünleşebilirseniz, önüne set koymaya çalışmazsanız, onu anlamaya, onunla bir olmaya, onu duymaya çalışırsanız bazı şeyler kolaylaşıyor.  Adeta size yardım ediyor.  Galiba ben, Le Guin’in Ariel’ini duyuyordum.  Kendimi aradan çıkartmayı biraz da becerebildim galiba.  Onlarla kendi lisanımda akmaya çalıştım.  Bazen beni aşıp kendileri akıyorlardı zaten.

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 30.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...