Yerçekimine Yenik Düştüm!

Mehmed Ali Çalışkan

Ünlü İspanyol filozof Ortega Gasset’ye göre insan kökten bir yalnızlığın içindedir, kendi benliği ile baş başa ve ancak kendi içine doğru yürüyebilen bir canlı. Doğrusu içinde bulunduğumuz varlık alemine -hadi daha da özelleştirelim- evrene baktığımda ben bu yalnızlığı çok daha derin hissediyorum. Hayır, büyük bir evrenin ıssız bir köşesinde, bir sonraki gezegene bile gidemeyecek kadar bulunduğumuz yere bağımlı olduğumuzdan değil, benim için bu yalnızlık duygusunun asıl kökeni fantastik bir gerçeklik içinde yaşıyor olmamız. Yalnızız çünkü evrenin kendi gerçekliği bizim zihnimizin mantıksal dünyasından alabildiğine uzak ve kendi başına, bu da bizi dışardaki dünyaya yabancı ve yalnız kılıyor.

Evet, insan aklı için pozitif olan tek şey mantıksal doğrular, iki kere iki dört eder, bu bizi şaşırtmaz (belki de şaşırtmalı mı). Ama şu dış gerçekliğe bakıp normal karşılamamız, gerçeklik dediğimiz şeyin kocaman fantastik bir dünya olduğunu fark etmemek, kendimizi kandırmak değil de nedir? Misal, yerçekimini düşünün veya genel haliyle kütle çekimini, zihninizdeki hangi mantıksal yapı bunun size gayet yerinde ve normal olduğunu söyleyebilir. Düşünsenize evrenin neresinde olursa olsun, aradaki mesafe ne olursa olsun, iki şey birbirlerini, büyük bir sadakat ve inatla çekiyorlar. Arada bu çekimi taşıyacak, iletecek boşluktan başka hiç bir şey yokken üstelik. Ne kadar fantastik ve olağanüstü. Evren yasalara sahip, evet ama kendi yasalarını bizim aklımıza başvurmadan kendi seçmiş ve bu yasalarla örülü gerçeklik hiç bir zorunluluğa tâbi olmadan kendi fantazyasını bize sunuyor.

“Fizik Yasaları Üzerine” adlı eserinde Richard Feynman, uzayda iki cismin kütleleri ve uzaklıklarıyla bağıntılı olarak birbirini çekmesini irdelerken, bu yasayı keşfetmekle bizim ne kadar akıllı olduğumuzdan ziyade doğanın bu bağıntı konusunda bu derece dikkatli olmakla ne kadar akıllı olduğuyla ilgilenir. Feynman, iki cismin aradaki uzaklığı ölçercesine yarattıkları bu çekim kuvvetinin nedenlerini sorgularken bizi bu çekimin ne kadar da nedensiz olduğuna götürür.


Fizik Yasaları Üzerine
Richard P. Feynman
Alfa Yayınları

Yerçekimi kanunuyla ilgili meşhur hikayeyi biliriz; başına elma düşen Newton yerçekimini keşfeder. Bu elma Havva’nın Adem’e yedirdiği ve insanı dolayısıyla dünyanın fantazyasına hapseden elma ile aynı olmalı. Bir çok kez ağaçtan yere düşen bu elma belli ki bu sefer doğru adamın başına düşüp bize bu fantazyanın en güzel ve zarif kanunu hediye etmiş.

Tabii ki yerçekimi insanoğlunun düşünce dünyasına Newton’la girmedi, insan bilim yaptığı ilk anlardan itibaren düşen şeyler hakkında hep bir teori geliştirdi. Bunlardan birisi olan Aristotales’in çekim kanunu, dünyanın bu fantastik yanına çok daha başka bir açıklama getiriyordu. Cisimler düşerler çünkü onların asli bir vatanı var; yerin merkezi, oraya geri dönmek istiyorlar. Cisimler dünyaya ve dünyanın çekim gücüne aitler, nereye giderlerse gitsinler bir kuvvetle zorlanmadıkça dünyaya geri döneceklerdir. Buna bilim demekte zorlanıyorsanız bir daha düşünün; Feynman’a göre, Newton da bize iki cismin aradaki uzaklığı ölçüp birbirlerini sebepsiz yere çektiklerini söylüyor. Bence her ikisi de bilim, her ikisi de dünyayı anlamaya çalışıyor, her ikisi de aklımızın yasalarından bağımsız kendi gerçekliğini yaşayan dünyaya “saçma” bir açıklama getiriyor. Saçma çünkü dış dünya özgürdür ve aklımızın konusu olamaz.

Bu saçmalıklar size ilgi çekici geldiyse o zaman şu filme de bakın derim: Upside Down. Film yerçekimi fikrinden yola çıkarak bir fantazya tasarlamış; sanki dünya zaten fantastik değilmiş gibi. Birbirine neredeyse dokunacak iki dünya var, her biri kendi çekim alanına sahip ve kendi üzerinde bulunan nesneleri ve tabi ki insanları kendisine çekiyor. Bu iki dünyanın birisi, yukarıda olanı, diğerine göre daha müreffeh ve zengin, aşağıda olanı ise az gelişmiş ve fakir. İki dünyadan birbirine geçiş yasak, birinin yüzeyinden başlayıp diğerinin yüzeyine uzanan tek bir bina var, bu binada çalışabilirsiniz, çıkabileceğiniz en yüksek kat binanın orta katıdır, ortadan sonra artık çekim değişmekte ve insanlar ve nesneler kendi dünyalarının yüzeyine doğru yerleşmiş duruma geçmektedirler. Yani birbirlerine göre baş aşağı durumda yaşamaktadırlar.

Filmde iki farklı yerçekimi var, evet iki dünya varsa her ikisinin de kendi yerçekimi olmalı, burayı anlayabiliriz, ama asıl fantazi iki farklı cisim türünde ortaya çıkıyor. Her cisim kendi dünyasına ait, dolayısıyla hangi dünyada olursa olsun kendi dünyasının çekimine bağlı, nereye götürülürse götürülsün, uçup kendi dünyasına geri düşecek. Hikaye de kendisine göre baş aşağı yaşayan bir kıza aşık olan bir genç adamın bu kahpe yerçekimini yenme mücadelesi üzerine kurulu. Tepenizin üzerinde bir kıza aşık olur musunuz bilmiyorum ama ben filmi bir aşk hikayesi olarak izlemedim. Hayır eğer “Romeo ve Juliet” tarzınız ise bu filmi de aynı şekilde seveceksiniz. Ancak filmi baştan sona bir bilim kurgu olarak da izleyebilir, yaratıcısı Juan Solanas’ın inşa ettiği fizik fantazyasına dalabilir, fazla değil biraz fizik bilginizle yerçekiminin gizemli dünyasında gezinebilirsiniz.

Filmde fizik açısından iki prensip var. İlki Newton’la fark ettiğimiz bir ilke olarak yer ve yönün çekimle alakalı olması, nerede olursanız olun, baş aşağı veya düz olmanız sizi çeken yere göredir (“Cube” filmini hatırlayalım). İkincisi Aristotales’in yukarıda bahsettiğim şu evinin yolunu bulup geri dönen cisimleriyle ilgili. Nitekim filmin fantazyasındaki en bariz kurgu iki dünyanın cisimlerinin de birbirlerinin tersi olması ve çekim kuvveti olarak kendi dünyalarına bağlı olmaları. Genç adamın kızın dünyasına yaptığı kaçak yolculuğu bitirip kendi dünyasına dönüşü bu fizik kuralı bağlamında muhteşem bir görsel hareketti. Önce gökyüzüne doğru uçup sonra başka bir yeryüzüne düşüyorsunuz. Aslında genç adam ait olmadığı bir dünyadan kendi dünyasına düşerek kendi yerçekimine yenik düşüyordu. Dolayısıyla filmdeki ana fiziki kurgu olan “her taş kendi yerinde ağırdır” ilkesini Aristotales’in cisimlerin doğal yerlerine dönüş ilkesi olarak da izleyebiliriz.

Şüphesiz kendi evinin yolunu bulan cisimler oldukça fantastik, ama dediğimiz gibi dünya aslında böyle bir yer, “fantastik dünya, her şey bomboş”. Sanırım eskiler dünyaya bu yüzden yalan demişler, çünkü aklımızla hiç bir ilgisi yok.

Arka Kapak dergisi 2. sayı

Devamını Oku...