Yönü, Yordam Olan Bir Anlatıcı: Antonio Tabucchi

Feridun Andaç

Antonio Tabucchi’nin dille, yazıyla yolculuklarının seyrini öğrenince; hiç de şaşırmadım! Ama onu ve yazdıklarını daha da merak ettim. Ondan ilk okuduğum Fernando Pessoa’nın Son Üç Günü’ydü (1994). Ardından Requiem, ve Hindistan’a Gece Müziği gelmişti. Bu kitabın girişindeki şu notuyla ona daha yaklaştığımı hissetmiştim: “Bu kitap, bir uykusuzluk olduğu kadar bir yolculuktur da. Uykusuzluk kitabın yazarına ait, yolculuk ise, seyehatleri yapan kişiye.” Bundan sonrasını da defterime kaydedip Tabucchi’nin yazdıklarına yöneldiğimi söyleyebilirim. Sırasıyla; Ufuk Çizgisi, Pereira İddia Ediyor (ki, Marcello Mastroianni’nin başrolünü oynadığı filmi hatırlatmalıyım burada) beni durdurmanın ötesinde, anlatılanı sorgulamaya da yöneltmişti.

“Gitmek” ve “yolculuk” izleklerinin bir yazar için sarmalayıcı yanlarını düşününce, Tabucchi’nin ilgisini anlıyordunuz. Ama, o, bu anlatılarındaki izlekleriyle okuru/nu daha başka kıyılara taşıyordu. O, “giden söz”ün kurucusuydu. Giden bir yazardır Tabucchi. Onun keşif ve tanıma yolculuğuna katılırsınız siz de okuru olduğunuzda. Size hep başka yerde yaşama duygusunu verir. Gitmenizi tetikler; bir yere, bir yazara, bir düşe yüzünüzü dönmenizi ister. Ondaki bir söze takılırım, hoşuna gitmiş ki, alıntılamış bir yerden: “Edebiyat yaşamın yeterli olmadığının kanıtıdır.” Onun bizi/beni yakınlaştırdıklarına dönüp bakıyorum: Pessoa, Lizbon, İtalya… Ötesine geçince de şunu gözlersiniz hep; sizdeki arzuları besleyen biri olmasını.

Şimdi, önümde duran Yolculuklar ve Öteki Yolculuklar bir bakıma Tabucci’nin yazarlığının ruhunu anlatan denemelerini içerir. Sözünü ettiklerime kapı aralarsınız her bir sözüyle. Yola çıkışındaki anlam yaşam sorgularını da içerir. Gösterdikleriyle de okur/u/na çağrısı vardır elbette. O yüzünü Hindistan’a dönerken; yolundaki yolcunun iç denizlerine döneriz biz de ister istemez onu okurken. Ki, anlattığı biraz da budur. Giden göz, anlatan benlik, taşıyan söz Tabucchi anlatısında buluşma/karşılaşma üçlemidir her dem. Bu anlamda yaratıcıdır. Düşlemi güçlü bir yazardır o. Onu, daha çok bize tanıtan, çevirmeni Münir H. Göle’nin şu belirlemesi kayda değerdir: “Tabucchi, yaratılan evreni kullanmayı bilir. Yazısında ne şekilci bir yabansıllık (yabansıllığın, insanın bir yeri anlayamamasından ve de anlayacak eşgüdümlerden yoksun olmasından kaynaklandığını söylüyor kendisi), ne de etnolojik bir ironi vardır. Anlatanın, Doğu esinlerinin pek etkisinde kalmaması, en tuhaf ve çelişkili yerlere sakınımla karışık bir merakla girip çıkmadaki kolaylığı, soğuk yaklaşımı, yazarın sözcüklerden çok düşünce oyunlarına dayanan yazısına yansır.” (Hint Gece Müziği, 2000, Can Yayınları,)

Tabucchi’nin bir başka çevirmeni N. Gül Işık ise onun anlatıcılığının şu özelliğinin altını çizer: “Somut yerlerden, ortamlardan, bir gündelik yaşantının sade ayrıntılarından, olaylarından, sözcüklerinden yola çıkar.” Öyle ki; Tabucchi, roman ve öykülerinde izleksel iz süren biri olduğu kadar, dönemsel gerçeklikleri de bir arkeolog gibi ortaya çıkarır.

Anlatı kurma ustasıdır. Kurmacayı nasıl/neden, ne biçimde önceleyip geliştirdiğini gösteren iki kısa anlatısından söz etmek bile yeterlidir bu yanını görebilmek için. Pessoa’nın Son Üç Günü ve Requiem anlatıları düşgücü ve düşünsel yanı güçlü bir anlatıcıyla yüzleştirir bizi. Tabucchi, keşfedip bağlandığı Portekizli şair/yazar Fernando Pessoa’yı kendi dilinden okumak için Portekizceyi öğrenir. Lizbon’a taşır kendini. İki dilli, iki ülkeli yazar olmayı seçer. Onu, anlatılarında içdenizlere/yolculuklara, kurmacanın büyülü dünyasına döndüren de biraz budur.

Algısı yüksek bir yazardır. Aydınca bakışı, sorunsallaştırdığı konu/izlek üzerine düşüncesini yansıtmada da kendini gösterir. Pereira İddia Ediyor romanı onun bu yanının somut örneğidir. Bir anlatı senfonisi olduğu kadar; çağdaş bir başyapıttır. Anlatı, bizi, 1938’lerin Portekiz’indeki Salazar faşizmine götürür. Yarattığı kahramanı Pereira’nın dünyasından izleriz bu dönemin gerçekliğini. Pereira, Lizbon’da, Lisboa gazetesinin kültür sayfasının sorumluluğunu üstlenmiştir. Sürekli ölümü düşleyen biridir.

Tabucchi, bir çağ romanı yazmıştır. Öyle ki; dönemin bakışı/ruhu anlatılan Doktor Pereire’nın öyküsüne siner. Dahası onunla anlatılan/yansıtılan gerçekler bir “iddia” gibi görülse de; zamanın ruhunu dile getirir. Monteiro Rossi’nin kız arkadaşı Marta’nın protest bakışı ise, kendi içdenizlerinde gezinen Pereira’yı şaşırtmanın ötesinde, sarsar. Öyle ki; onun protest çıkışı karşısında siner, sessizce konuşması için onu uyarır.

Yaratıcılık buluştur, yeni bir şey söylemektir. Antonio Tabucchi, Pereira İddia Ediyor romanında, bu anlatıcının anlatım tutumundan başlayarak, romanın kahramanı Pereira’nın itiraflarına yansıyan gerçekliklerde kendini gösterir. Öyle ki; Tabucchi’nin “bir ulusa saygı” nitelendirmesinin de ötesi geçen bir anlatı olarak karşımızda durur roman. Yaratıcı imgelem dediğimiz şeyin bir anlatıda nasıl kullanılıp biçimlenebileceğini de gösterir Tabucchi. Baskı dönemlerinde yaşanan ifade özgürlüğünün ne olup olmadığına dair tipik bir örneği romanına konu edinir. Ötede İspanya iç savaşı yaşanmaktadır. Pessoa yeni ölmüştür. Portekiz’de ise Salazar rejimi iş başındadır.

Bir akşam gazetesi olan Lisboa’nın kültür sayfasını hazırlama görevini üstlenen Pereira ilginç biridir. Kuşkusuz okuduğumuz bir yaşam öyküsü değildir. Ama neredeyse Pereira’nın yaşamına tümüyle izdüşüren bir süreci; 1938’in Ağustos ayında Lizbon’da Lisboa akşam gazetesinin kültür sayfasını hazırlarken yaşadıklarının anlatımından ona dair her şeyi öğreniriz. Romanı hem düşünsel, hem toplumsal bir dönemin tanıklığının anlatımı olarak ele aldığımızda; Tabucchi’nin günümüze dönük göndermelerinin anlamı daha çok sorgulanır düzeydedir.

Tabucchi için iki dilli, iki yurtlu yazar diyebiliriz. Onu Portekiz’e iten, o dili keşfettiren kuşkusuz Fernando Pessoa’dır. Bu da, yazarımızın gitmeyi/keşfetmeyi seven yanını anlatır bize. Anlatılarının neredeyse önemli bir bölümü Portekiz’e dairdir. Orada yaşamayı seçmesi de bu açıdan kayda değerdir.

Tabucchi’nin Yolculuklar ve Öteki Yolculuklar kitabına dönerken, ilkin “Ah, Portekiz” bölümünü okudum. Kitabına dair yazdığı “Not”ta Tabucchi, şunları söylüyordu : “Çok farklı nedenlerden doğan, hep birer yolculuğu anlatan ama sonradan kitaplaşması hiç düşünülmeyen bu yazılar, tıpkı dalgalı bir adalar denizinde başıboş, kimliksiz, farklı bayraklar altında toplanmış apayrı mekanlar gibi bilinçsizce sürüklenip duruyordu. Bunları toparlamak, tek bir şamandıra, bir kayık, bir kano yapmaya benziyordu. Karinasının çatlaklarını kalafatlamak, kapıldıkları dağınık akıntılardan çekip çıkararak tek bir yöne döndürmek; kısacası bir yolculuk kitabı yazmak demekti.”

İşte elimizde tuttuğumuz bu kitap Tabucchi’nin yeryüzü yolculuklarını anlatıyor bize. Bir dil/yazı edebiyat insanının yolculukları… “Yola Çıkış”, “Amaçlı Yolculuklar”, “Hindistan’da”, “Avustralya Defteri”, “Ah Portekiz”, “Kişiler Aracılığıyla” başlıklarında topladığı yol yazıları/izlenimlerini “Ah Portekiz”den başlatmam, biraz da Pessoa ve Pereira’dan kaynaklanıyor. Onun edebi kahramanıyla roman kahramanının yurdunu nasıl gördüğünü daha yakından okuyup öğrenmek istiyordum… Bölümün açılış yazısında karşıma çıkan Lizbon, o kentten yansıları da içeren Requiem/Bir Sanrı anlatısına dair edilen sözler. Lizbon denilince Tejo Nehri, Alcantara, sarı tramvaylar, Rua do Alecrim yokuşu, Chiado semti, Câfe Brasileira do Chiado hatırlanmaz mı?

Tabucchi, “Bir Kitabımdaki Lizbon” anlatısıyla, romanının kahramanını da çıkardığı yolculuktaki uğraklara döner. Bir yazarın bir yerde olması, bir yere dair yazması; bunu da ruhunun derinliklerinde hissederek yansıtması… İşte Tabucchi böyle biridir. Bağlandığı yeri/kenti hissederek anlatır. Kahramanının “engin”liğinde, düşler sarmalında gezinmesinde de bu vardır.

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 14.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...