Zoraki Bir Antikacı, Yenici Bir Şair: Edip Cansever

Erkan Şimşek

Türkiye. 50’li yıllar. Türk modernleşmesinin tarihî kırılmalardan birinin daha yaşandığı bir devir. Tanzimat’ta, II. Meşrutiyet’te, Cumhuriyet’in ilanında kırılıp kendine yeni istikametler bulan modernleşme pratiklerimiz, 1950’lerdeki çok partili hayat ve köyden kente göç olgusuyla bir kere daha yeni anlamlar kazanıyor. Bu yıllarda başta İstanbul olmak üzere tüm Türkiye hem fiziksel hem de sosyolojik açıdan bir şantiye görünümündedir. Haliyle siyaset, ekonomi ve sanatta büyük dönüşümler yaşanmakta; yeni bir şiirin ayak sesleri duyulmaktadır. Siyasette başlayan değişim kendini ilk sinemada ve şiirde gösterir.

Büyük yönetmen Halit Refiğ, Ulusal Sinema Kavgası kitabında 1950’li yılların Türk sineması için şöyle der: “Tek Parti devrinin karakterini çizen Muhsin Ertuğrul sinemasına karşılık, Demokrat Parti’nin iktidara geliş yıllarında başlayan Yeşilçam Sineması, aynı yıllarda siyasetin halka açılışı gibi sinemanın halka açılışı ve ulusal özellikler taşımaya başlaması bakımından sinema tarihimizde ileri ve olumlu bir adımdır.”

Yeşilçam’ın doğuşu ile sinema tiyatrocuların elinden sinemacılara geçer. Lütfi Akad gibi büyük isimler film yapmaya başlar. Modern hayat bütün kurumlarda bir kere daha görünmeye başlar. Müzik değişince dans da değişmiştir.

Kültür savaşı, toplumsal-ekonomik çatışmalar, bireysel değerlerin ufak ufak yükselişi, yeni dil arayışları, dünyaya açılan sermaye gibi bütün unsurlar değişimi tetikler. Bu dönemde yaşananlara sinemayla birlikte aynı anda tepki gösteren Türk şiirindeki değişim, işte bu arka plan sayesinde olmuştur. Modern şiir adeta kendiliğinden bir biçim ve içerik sesi yakalar. İkinci Yeni şiiri işte bu cereyanların eseridir. Bu akım içinde de bir şair vardır ki hem biyografisi hem şiir dili hem de sosyal gerçekçilikle kurduğu ilişki itibarıyla diğerlerinden ayrılır, sorduğu sorularla farklılaşır: Ömer Edip Cansever.

Cansever, Çankırı’dan İstanbul’a göç etmiş ve Cumhuriyet’e erkenden entegre olmuş bir ailenin oğlu olarak, harf inkılabından birkaç ay önce, 1928’de İstanbul’da dünyaya gelir. Beyazıt-Laleli civarındaki Soğanağa’da doğmuştur; yani eski İstanbul’un kalbinde. İstanbul sevgisinin kökenlerini İstanbul’un henüz bozulmamış semt dokusuna şahit olmasıyla açıklamak mümkün. Ki İstanbul’un bütün semtlerini fırsat buldukça dolaşır, şehrin gizli saklı meyhanelerini keşfedermiş. Şairin üç de kız kardeşi vardır. Ayten, Edibe, Perihan. Hali vakti yerinde bir ailenin evladı olarak, zor zamanlarda rahat bir çocukluk geçirir. Lakin bu konfor şairi toplumsal bilinçten koparmaz veyahut oyunla arasına bir engel koymaz. Hep hayatın içindedir, dönemin ve içine girdiği çevrenin yaygın pratikleri gereği her zaman solla bir ilişkisi olur. Hatta bir dönem TİP çevresinde bulunur.

Böylesi bir biyografiden çıkıp gelen Cansever şüphesiz gariban değildir, parasız yatılı okumamıştır, memur olmamıştır. Bu İkinci Yeni klişelerine uğramamış olsa da şiiriyle İkinci Yeni’yi inşa edenlerden biri olmayı başarmıştır. Şiirinde otobiyografik malzeme yer bulsa da mısralarını kendi hayatına kurban etmez. Çok daha geniş bir pencereden hayata bakar, şiirini bu şekilde üretir.

Şairin öğrencilik yılları ise tek parti iktidarının ve II. Dünya Savaşı’nın depresif zamanlarına denk gelmişti. 1946’da İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdi. Yüksek Ticaret Okulu’na gittiyse de bu okulu kısa sürede bıraktı. Bir üniversiteden mezun olmadı. Sonradan “keşke felsefe okusaydım” diye hayıflandığını Eray Canberk, A’dan Z’ye Edip Cansever kitabında yazmıştır. Ne diyelim. Keşke.

Şiirle, edebiyatla lisede tanıştı. Önce ve haliyle Nâzım Hikmet ile Sait Faik’i keşfetti. Dönem, serbest nazımla yazan herkesin komünistlikle suçlandığı yıllardır. Yine Eray Canberk’in kitabından öğreniyoruz: “Gittiği sahaftaki tezgâhtar kız Cansever’e Sait Faik’in Medar-ı Maişet Motoru kitabını verir ve ekler: ‘Benden aldığını kimseye söyleme, bu kitap bugün toplatıldı.’”

İlk şiirini lise yıllarındayken 1944’te İstanbul dergisinde yayımladı. Bu dergideki şiirlerini 1947’de, 19 yaşındayken ilk kitabında topladı: İkindi Üstü. 32 sayfalık bu ince kitap Melih Cevdet’in, Orhan Veli’nin dikkatini çeker, hatta Orhan Veli şairi kibarca eleştirir ve tahkiyecilikle itham eder. Hatta bu ilk kitabı çıkmadan önce bir de Ahmet Hamdi Tanpınar ile Narmanlı Han’da ortak ahbaplar vasıtasıyla tanışmışlığı vardır. Cansever henüz lise talebesidir. Tanpınar sabırla bütün şiirlerini okur ve şöyle der: “Bu metinlerin hepsi çok güzel, ama bunlar şiir değil.” Bu sözler Cansever için yıkıcı bir eleştiri olur, ama Tanpınar’ın büyüklüğünün farkındadır ve bunu dert etmemesi gerektiğini anlar. Vazgeçmez, şiire devam eder. Cansever daha sonra bu ilk kitabını yok sayar ve toplu şiirlerine almaz. Buradaki şiirleri biraz folklor kokar, biraz da Garip etkisindedir. Zaten Garip akımı Birinci Yeni diye de geçer ve dönemi domine eder. Tek parti yıllarının âdeta resmî şiir akımıdır. Tüm şairleri etkiler. Edip Cansever’in buradan yola çıkması zamanın ruhuna uygundur. Şairin asıl başarısı ve gücü bu kabuğu kırıp şiiri yenilikçi bir edayla dönüştürebilmesidir. İkinci Yeni’nin İlhan Berk’ten sonraki ağabeyi bu yüzden kendisidir.

İkinci kitabı Dirlik Düzenlik’te (1954) ise kendi sesini bulmaya yaklaşır. İlk kitaba göre artık şiiri daha derindir, kendisi daha çok meselesi olan bir şairdir, 40’ların yaygın şiir anlayışından kopuşun müjdesini verir. Kitabın ismi biraz Mustafa Akdağ, biraz İdris Küçükömer kokmaktadır ve ikisinin de temel / büyük eserlerinden daha önce yazılmıştır.

Bu kitabı 1957’de Yerçekimli Karanfil izler. Artık kendi sesini bulmuştur. Sonraki dönemde İkinci Yeni’nin aykırı ama kurucu isimlerinden biri olarak sayılmasını sağlayan şiirini bu kitapta ilan eder. Şiirlerinde dönemin yerli, yabancı birçok aydınını etkileyen varoluşçuluğun fırça darbeleri vardır. Önemli dergilerde yazmaya devam eder. Artık ünlü bir şairdir. 27 Mayıs’a doğru giden Türkiye’nin karamsar atmosferinden etkilenmiştir. Toplumsal çatışmalar artar, çatlaklar derinleşir. Şairlerin şiirleri de buna göre şekillenmektedir. Cansever, standart mısraların gücünden şüphe duymaya başlar. Zaten 60’lardan sonra şiirine teatral bir hava katar. Dramatik öyküleri, diyalogları şiirine buyur eder.

Nerde Antigone, Tragedyalar, Çağrılmayan Yakup bu dönemin eserleridir. Etkilendiği bütün akımlar, tarzlar bir yana, hiç de öyle bir iddiası olmadığı halde Edip Cansever, şiirlerinde güçlü bir toplumcu gerçekçi damar vardır. 1974 tarihli Sonrası Kalır’da yer alan “Mendilimde Kan Sesleri” şiiri bu anlamda bir başyapıttır ve sadece şairin değil, Türk şiirinin ve Türk edebiyatının önemli eserleri arasına girer. Cansever bir anlamda İkinci Yenicilere yapılan suçlamaları da şiiriyle düşüren bir şairdir ve bu konuda yalnız değildir. Turgut Uyar, Ece Ayhan, Sezai Karakoç ve Cemal Süreya da şiirlerine konu edindikleri meseleler ve vurucu sembolleriyle kayıtsız şair değildirler.

Bütün bunlar yaşanırken, yani Cansever kitaplar çıkarıp Türk şiirinde yenilikçi bir rüzgâr estirirken Kapalıçarşı’da tüccardır. Babadan kalma antikacı ve halıcı dükkânında ticaret yapar. 19 yaşında evlenmiş, 20’sinde baba olmuştur. Ticarete hiç ısınamamıştır ama hayatın dönen çarkları karşısında eve ekmek götürmek zorundadır. 50’lerin başında başlayan iş hayatı 1976’ya kadar sürer. Ancak 1954’teki Kapalıçarşı yangınıyla hayatı değişir. Dükkânı yanınca Mösyö Jak ile ortak olur ve ortağı işleri üstlenir. Bu da Cansever’e dükkanın üst katında şiir yazması için imkân sağlar. Bu 23 yıllık dönem, şairin olgunlaştığı, poetikasının belirginleştiği dönemdir. 1976’dan sonra da işleri bütünüyle bırakır ve sadece şiire odaklanır. Artık münzevi bir şair olarak tek meşguliyeti şiirdir. 1976’da Ben Ruhi Bey Nasılım’ı yayımlar. 1981’de de ilk kez bütün şiirlerini bir araya toplar ve bu kitap da Yeniden ismiyle çıkar. 1985’te sağlığında çıkan son kitabı Oteller Kenti yayımlanır. 28 Mayıs 1986’da, 57 yaşındayken İstanbul’da vefat eder. Kabri Orhan Veli, Tanpınar, Yahya Kemal, Attila İlhan gibi şairlerle komşu olduğu Aşiyan Mezarlığı’ndadır ve kabrinin üzerinde yerçekimine yenik düşmüş bir karanfil vardır.

Arka Kapak dergisi 33. sayı

Devamını Oku...