Amerikalı: Bir ‘Self Made Man’ Temsili

Hakan İsmail Şiriner 

Amerikan Devrimi’nin üzerinden bir asır geçmeden, Kuzey ve Güney eyaletleri arasında bir iç savaş patlak vermişti. Arka planına kölelik/özgürlük çatışkısını alan bu savaş, gerçekte “konvansiyonel” ile “modern”in; daha “feodal” olanla daha kapitalist olanın mevzi belirleme çarpışmasıydı. Sonunda, pamuk ve şeker kamışı işleyen Konfederasyon eyaletleri, altın ve gümüş işleyen Kuzey ordularına mağlup oldu. Elbette bu yengi; köleliğin kaldırılmasından çok sanayileşmiş bir ülkenin; Yeni Dünya’nın tesis edilmesinin habercisiydi.

Henry James’in Amerikalı’sı, bu savaşta 4 yıl tuğgeneral rütbesiyle görev yapmış bir vatanseverdir. Gerçi romanın anlatıcısı, “Asla bilinçli bir yurtsever olmamıştı.” der demesine, fakat bir şerhle: ülkesinin hafifsenmesi, küçük düşürülmesi canını sıkar. Bu nedenledir ki eski arkadaşı Bay Tristram’ın alaycı tavırlarına karşı “Ülkesinin dünyanın en büyük ülkesi olduğunu, tüm Avrupa’yı cebinden çıkaracağını ve kim vatanına karşı kötü sözler söylerse, onun zincire vurularak Boston’da yaşamaya mecbur edilmesi gerektiğini1 haykırır.


Amerikalı
Henry James
Çevirmen: Mustafa İrfan Seyrek
Ayrıntı Yayınları

Mabet, Wall Street’te Yeniden İnşa Edilirken…

Adı: Christopher. Ailesi ona, Amerika’yı bulan! Christopher Colombus’un ön adını vermişler. Bunu kendi söylüyor Newman, bir ressam kadınla sohbetinde. Soyadından ise söz etmiyor. Ön adı Amerika kâşifinin adı olan Amerikalının soyadı: Newman; yani “yeni adam/yeni insan”dır. James, Amerikalı özneyi temsil eden Newman’ı, daha adı sanıyla bir tür alegorik kişilik gibi sunuyor: Özellikle 16 ve 17. yüzyılların umut kıtası olan Yeni Dünya’nın Yeni İnsan’ı. Romanda, Avrupa turuna çıkmasının arkasındaki nedeni anlatırken hissettirmeden değiniyor bu söz oyununa. Kendisine borsada büyük bir alçaklık yapan birinden, ticari bir intikam almak üzereyken bir anda “büyük bir tiksinti” duyarak vazgeçer: “Sanki içimde yeni bir insan varmış gibiydi, yeni bir dünya özlemi çekiyordum.2

Bu “yeni adam” üzerinden Yunan idealizmine benzer bir idealleştirme kuruluyor: Amerikalı, “Amerikan türünün güçlü bir örneği[dir]. Yalnızca düzgün bir Amerikalı değil, aynı zamanda, fiziksel olarak da düzgün bir adamdı[r].3 Ayrıca “kusursuz sağlıklı görünüşü ile kaslı bir Hıristiyan”dır. Şüphesiz bu dinsel kimliğin arkasında bir adanmışlık yok; Newman’ın Hıristiyanlığı tam da Weberci Protestan ahlak olgusu üzerinden okunması gereken bir tutum. Bu nedenle âşık olduğu kadın –ki bir Katolik’tir– manastıra kapanıp rahibe olmayı seçtiğinde bu düşünce ona dehşet verir. Manastır çünkü, “dünyanın dışında bir yer”dir. Newman’ın mabedi ise olsa olsa dünyayı her sabah yeniden üreten Wall Street’teki Borsa Binası’dır.

Sevgilisi Madam de Cintré’nin Katolik olduğunu önceden de bilir bilmesine lakin “Katoliklik ona göre bir adlandırmadan ibaretti[r].”4

Amerikalı yurttaş, Avrupalı bireyle mukayese edilsin diye Avrupa’da ortaya çıkar James’te. Doren’in dediği gibi “Bunlar, Avrupa’ya bile zenginlik ve güzellik, asalet veren, fevkalade dürüst insanlardır.5

Newman, Avrupalılar arasında bir Amerikalı’dır. Ancak onun Amerikalı vasfını taşıması, salt bu yabancılık/misafirlik olgusuyla ilintili değildir. James, bu zengin demokrat karakter üzerinden tipik bir Amerikan idealizmi ve liberal ahlak temsili sunar. Avrupa uygarlığının başkentlerine yolculuk yapan Amerikalılar böylece ahlaksal üstünlüklerini ve aristokrasinin karşısına koydukları demokrasi ile siyasal üstünlüklerini vurguladıkları gibi bir yandan da noksanlıklarını giderme kaygısıyla bir medeniyet ve kimlik yüzleşmesine tutulurlar. Şurası açıktır ki James için Amerika, ahlaklılık bakımından çürümüş bir şeylerin “var” olduğu Avrupa’dan yüksek konumdadır. Buna karşın Avrupa; entelektüel ve estetik yetkinlikleriyle Amerika’ya rahmet okutur. Daisy Miller, Amerikalı, Bir Kadının Portresi, Avrupalılar hep bu izlek yörüngesinde dönenir. Bundandır ki Amerikalı’nın Avrupa’nın sanatsal belleği olan Louvre Müzesi’nde başlaması hiç de rastlantı değildir. Yine Bir Kadının Portresi’nin, estetiğin beşiği olan Floransa ve Roma’da geçmesi de bu düzlemde okunmalıdır. Besbelli ki James, Avrupa entelektüalizmi ile Amerikan ethosunu sentezlemeye girişir. Romanın hemen başında Newman’ı, Louvre’un özgün resimlerden çok kopya resimlerine hayran bırakması ile bu estetik zayıflığı peşinen okura gösterir. Bununla bırakmaz; Newman’ın eksiğinin ayırdında olduğunun da altını çizer: “Ayrıca, birkaç eksiğim var. Ben entelektüel biri değilim(…)Görgülü değilim, eğitimli bile değilim; tarih, sanat, yabancı dil, diğer öğretiler konusunda hiçbir bilgim yok. Ama aptal da değilim, Avrupa’yı gezdikten sonra, onunla ilgili bilgi edineceğim. Şuramda, kaburgalarımın altında, açıklayamayacağım, bir tür uzanıp yatma özlemi çekiyorum.6

Bu sentez, Jamesçi Amerikan idealizminin yaratılmasında ve Amerikan ruhunun tekâmülünde nihai noktadır. Amerikan rüyası da bu uzanıp yatma eyleminden sonra görülecektir. James’se bu rüyanın, öteki için oluşturacağı kabusu görememişti. 19. yüzyılın şiddetli iktisadi tartışmalarının gölgesinde yazılmasına karşın yapılar arasındaki ekonomik ilişkiler göz ardı edilir. “Aslında, James ruhunun ‘olumsuzluğu’ dediğimiz şeyin tarihsel sırrı budur: olumsuzluk, bilincin kendisi ile bir güzel unuttuğu bastırılmış ekonomik temel arasında büyüyen uçurum…7

James, soyguncu baronları, bütünüyle zenginlik üzerine kurulu aristokrasiyi ancak geç döneminde Amerika’ya döndüğünde görecektir.8 Kanımca geç bir görüdür bu; zira Marx’ın, Engels’in hızla büyüyen ekonomik sistem üzerine serdettiklerine müracaat etmemiş olması bir yanda dursun, Alexis de Tocqueville’in —henüz Amerikalı yazılmadan— Amerika’da demokrasi kurumunu incelediği kitabında değindiği noktaların da tartışma merkezinde değildir. Eagleton’ın deyişiyle James’in burjuva toplumuna çelişkili katılımı ve onun yapıtlarının ikili doğası Tocqueville’in sözleriyle biraz daha kanırtılır: “Çok zengin ve çok deneyimli endüstri efendileri ortaya çıkıyor. Efendi ile işçinin ortak yanı yok ve bu ayrım her geçen gün artıyor. Bu aristokrasi değilse nedir?9 Bir Fransız olarak Tocqueville’in sorduğu bu soru ile yüzleşememiştir Amerikalı. O, Avrupa aristokrasinin çözülmesi karşısında demokrat tarafını yüceltirken, bir başka sınıfsal uçurum yaratan, efendi köle paradigmasını, sermaye mekanizması üzerinden yürürlüğe sokan bir düzenin ilk işleticilerindendir.

Newman’ın tarafı peşinen bellidir: Çalışmanın ve sermayenin safındadır o. Burjuvazinin aylaklıkla geçen yaşam tarzının üretime olan katkısızlığı, dünyayı pazar yeri olarak gören Newman’ın kabullenemeyeceği bir şeydir. Boş zamanı elde etmenin zorluğunu anlatır. Anlatıcı da arkasındadır bu düşüncesinde; Tristram için “utanılacak derecede aylak” tanımını yapar.

Evet, Newman’ın “Hayattaki tek hedefi para kazanmak”tır ve “Dünya ona göre büyük bir pazaryeri”dir. Savaş sonrasında apoletlerini söktüğünde de onları taktığı andaki gibi meteliksizdirFakat fırsatlar ülkesi Amerika’da geçerli tek sermaye, kazanmaya yönelik arzu ve kararlılıktır. Newman’ın da “elindeki tek sermaye, kararlılığı[dır].10 Amerikalı’da, Amerikan vatandaşı olmak bir ayrıcalıktır; insanı kalkındıran bir şeydir (…) Bir Amerikalı olarak yoksul doğsanız da, öyle kalmanız imkânsızdır.11 Bu durum bizi James’in yaşadığı çağlarda revaçta olan “self made man” kavramına götürüyor. Belli ki James, Amerikalının varlığı üzerinden bu kavramı tecessüm ettirme gayretinde. İlk olarak kölelik/özgürlük mücadelesi bağlamında kendisi de siyahi olan özgürlükçü Frederick Douglass ortaya atmıştı kavramı. Kendini üreten ya da -Childe’dan ödünçle- kendini yaratan insan diyebileceğimiz “self made man” giderek Amerikan Rüyası’na tutunur ve Amerikan bireyciliğinin taşıyıcı gövdesi olur. Braudel’in sözleriyle: “Amerika, self made man sloganıyla; servetini, şansını ve tüm ulusun örnek alacağı tavrını tek başına kuran adama ilişkin sloganla sarhoş olmuştur. Amerika ve diğer yerlerde böylesine başarılar tabii ki eksik değildir, ama en güçlü yanlarının dürüstlük olmamasının ötesinde, bunlar söylendiğinden daha nadirdirler.”12

Anlatıcıya güvenmek gerekirse, “Newman asla kirli işlere bulaşmamış,” servetini doğru bir yoldan kazanmıştır. Roman boyunca da bu ahlaki çizgiden ayrılmaz. İyicil bir zenginlik ideali. Vahşi kapitalist emareleri asla görülmez. Böyle tasvir edilmiştir. Saf, masum ve ahlak sahibi Amerikalının tezahürüdür. Buna karşın M. de Bellegarde’a verdiği yanıt asla unutulmamalıdır: “Ancak, ellerime gelince, onlar temiz. Meseleyi parmak uçlarımla hallediyorum.”13

Liberal bir ahlaklılık ile donatılmış olan Newman’ın satır aralarına gizlenen bu tutumları karakterle birlikte yapıtın da ikili doğasını belirginleştirir. Final sahnesinde öç almaktan vazgeçerek manevi bir zafer kazanan Newman, içgüdüsel bir hamleyle elinden bıraktığı kozun hâlâ kullanılır olup olmadığına bakar.

Çözülen Aristokrasi Yükselen Burjuvazi/Demokrasi

Newman’ın, Parisli aristokrat Bellegarde ailesinin kızlarıyla evlenme isteği soylu bir unvana sahip olamadığı için reddedilmişti. Aristokratlara göre çok daha zengin olmasına karşın, unvandan yoksundu. Kaldı ki ülkesinde böyle unvanlar yoktu. Bu yüzden markiz, dük gibi az çok duyduğu sanlar bir melodi gibi gelir kulağına.14 Anlatıcı da beş parasız asilzade Bellegarde’ın 300 yıllık malikânesindeki koleksiyonunu, duvarlarda paslı silahlar ve solmuş duvar halıları ile görselleştirir. Artık mazide kalmış zenginlik göstergeleri ve beş parasız asilzade figürü, çürümeye yüz tutmuş aristokrasiye koşut sunulur.

Tocqueville’e göre Amerikan toprağı, aristokrasiyi asla kabul etmemişti. Newman da bu unvanların geçerliğine akıl sır erdiremiyor: “Büyük büyükbabanız eşekse, siz niye eşek olacaksınız ki?15 Kandan gelen soyluluğu tersinden eleştiriyor; kanca olmasa da ruhça/ahlakça soylu olduğunu haykırıyor: “Lanet olsun, soylu değilim! (…) Kont mu, dük mü, marki mi? Bu konuda hiçbir şey bilmiyorum. Ama soylu olduğumu söylüyorum.16

Katolik ve Aristokrat Avrupa’yı temsil eden Bellegarde ailesinin Newman nezdinde demokrasiye de, soy yoksunu kişilerin edindiği güce de tahammülleri yoktur. Kendi ifadeleriyle inandıkları nosyon din gibi bir şeydir; dolayısıyla Newman’ın soy bahsine akıl sır erdirememesine şaşmamalıdır. Öyle ki M. de Bellegarde demokrasi kokusu almamak için nefesini tutan bir adamdır. Oysa beyhude bir çabadır. Tocqueville’in dediği gibi, Avrupa da Amerikalılar gibi koşulların eşitliği durumuna geçecekti. 

Dipnotlar___

  1. Henry James, Amerikalı, Ayrıntı Yayınları, 2016, s.56
  2. A.g.e., s.49
  3. A.g.e., s.24
  4. A.g.e., s.354
  5. C.V. Doren, Kısa Amerikan Edebiyatı Tarihi, Varlık Yayınları, 1961, s. 55
  6. Henry James, s.59
  7. Terry Eagleton, Eleştiri ve İdeoloji, İletişim Yayınları, 2009, s. 163
  8. John Goode’dan akt: Eagleton, y.a.g.e. s. 163
  9. Claus Offe, Amerika Üzerine Düşünceler, Dost Kitabevi, 2013, s. 32
  10. Henry James, Amerikalı, Ayrıntı Yayınları, 2016, s.44
  11. Henry James, Amerikalı, Ayrıntı Yayınları, 2016, s.133,135
  12. Fernand Braudel, Maddi Uygarlık–Dünyanın Zamanı, İmge Kitabevi, 2004, s.537
  13. Henry James, Amerikalı, Ayrıntı Yayınları, 2016, s.415
  14. Henry James, Amerikalı, Ayrıntı Yayınları, 2016, s.122
  15. Henry James, Amerikalı, Ayrıntı Yayınları, 2016, s.303
  16. Henry James, Amerikalı, Ayrıntı Yayınları, 2016, s.151

Arka Kapak dergisi 15. sayı

Devamını Oku...