Attila İlhan: Herkesin Ayağına Basan Adam

Baki Ayhan T.

Modern Türk şiirinde çeşitli özelliklerine bakarak beş fenomen şair sayalım desek herhalde Attilâ İlhan kendisine ilk sıralarda yer bulurdu. Edebiyat hayatı boyunca her söylediği tartışma yaratmış, her eseri ilgi çekmiş, hayranlarının aşkla bağlı olduğu ve /fakat sevmeyenlerinin de nefret senaryoları yazdığı başka bir şair var mıdır bilemiyorum. Varsa da Attilâ İlhan düzeyinde olmadığını kabul etmek lazım. Böyle bir portrenin ortaya çıkmasının nedeni üstadın çeşitli türlerde kalem oynatmış, bunu yaparken de kalemini hep sivri tutmuş olmasıdır. Şiir de yazsa, roman veya senaryo da kaleme alsa daima yeninin, hızlının, özgünün, ilgincin peşindedir. Yazarken eserin düzeyini yüksek tutmak amacıyla ne kadar hesaplı kitaplı ise konuşurken o derecede heyecanlıdır, sürekli manşet verir. Çeşitli zamanlarda kendisiyle yapılmış röportajların bazılarından şu manşetler aklımda kalmış: “Yazarken Allah yarattı demem!”, “Bugün Bâki gibi yazmak irtica olur.”, “Ben herkesin ayağına basan adamım.”

Attilâ İlhan, başkalarına bakarken son derecede acımasızdır çünkü edebiyat dünyasında süreklilik gösteren bohemian bir hava sezer. Yazar ve şairlerin bohemliğe yenik düştüğünün farkında olması ya da bunu sezmesi onu kızdırır. Turgut Uyar’ın ardından kaleme aldığı yazı hatırlardadır. O yazıda haklıdır demiyorum ama ne demek istediğini anlıyorum. Zaten bir yandan Garip’e bir yandan da İkinci Yeni’ye veryansın etmesinin nedeni onlarda “sorumsuz şair” tipi görmesidir. (Elbette, 1940’larda Garip şiiriyle Toplumcu şiir arasındaki sert rekabeti de akıldan çıkarmamak gerekir!) Attilâ İlhan’ın gözünde gerek Orhan Veli’nin gerekse İkinci Yeni şairlerinin bohemliği bir çeşit sorumsuzluktur, topluma haksızlıktır. Attilâ İlhan’ın kafasındaki şair, hayatı ve yazdıklarıyla örnek olması gereken kişidir. Aşırı bohemliği sorunlu görür. Şairlik yeteneklerinin denkliği ve düzeyi bağlamında söylemiyorum ama onun gözündeki şair tipini en iyi temsil edenler Namık Kemal, Tevfik Fikret, Nâzım Hikmet’tir. Toplumsal sorumluluk alan, gerektiğinde itiraz ve isyana cesaret eden şairler! Garip’i “İnönü diktasının”, İkinci Yeni’yi de “Menderes diktasının” ürünü olarak görmesinin temelinde o şair gruplarının toplumsal işlevsizliği (!) yatar. Garip’e tepkili olmasının nedenlerinden biri de Garipçilerin Türk şiirinin geleneksel ve lirik yatağını değiştirmiş olmasıdır. Attilâ İlhan, geleneği “değiştiren” değil “dönüştüren” bir şiirden yanadır; lirik-sembolist çizginin ve geleneksel zenginliğin kesintisiz devam etmesini ister. Kendisi bunun örneklerini güçlü şekilde vermiştir. “Mahur Sevişmek, Tarz-ı Kadim, Bâki’ye Gazel, Ferâhfezâ…” bu bağlamda hep kıskanılacak şiirlerdir. Aynı nedenle, gelenekle ilişkisinde daha serinkanlı olduğunu söyleyebiliriz. Belki araya yüzyıllar girdiği için onlara kızmaktan, onları eleştirmekten ziyade “seçer.” Fuzuli veya Şeyh Galib’i değil de Baki ve Nedim’i seçmesinin sağlaması alınmış gerekçeleri vardır. Karacaoğlan, Köroğlu, Dadaloğlu hep onun tebeşir dairesi içindedir. Karacaoğlan’da lirizmi, diğer ikisinde de itiraz ve isyanı bulduğundandır seçimlerinin böyle olması. Eh, üstat hem engin bir lirik hem de yüksek sesli bir itirazcıdır!

Lirizme hep bağlı kalmayı tercih etmiş, zaman zaman -Orhan Veli’nin şiddetle itiraz ettiği- “şairanelik”e düşme pahasına lirizmi önemsemiştir. Ritim-ifade-içerik bağlamlarında bir yandan Baudelaire modernliği ve lirizmini (Belâ Çiçeği yer yer Elem Çiçekleri’nin parodisidir) bir yandan da geleneksel şiirimizin bu taraflarını takip eder. Yeniden üretir mi? Elbette! Attilâ İlhan’ın bu iki çizgiyi sürdürmedeki becerisi başta Yahya Kemal olmak üzere XX.-XXI. yy.da eser veren Divan şiiri izleyicilerini kıskandıracak boyuttadır, zaten kıskandırmıştır da! Bunun nedeni, Attilâ İlhan’ın daima “kendisi” olmayı seçmiş bir şair kimliğine sahip bulunmasıdır. Dize aralarında bazen Baudelaire’i bazen Bâki veya Nedim’i sezeriz ama geriye yaslanıp geniş açıdan baktığımızda gördüğümüz portre Attilâ İlhan’ın ta kendisidir. Sıkı bir dize şairidir, müthiş dizeler söylemiş, yazmıştır. Hangi birini sayayım: “akşamlar bir roman gibi biterdi, içimi büsbütün yıldız basar, ağaçlar sonbahara hazırlanıyor, fatih’te yoksul bir gramofon çalıyor, sana kullanılmamış bir gök getirsem, üşümek sonbaharında eski çınarların…” Şurası muhakkak ki modern Türk edebiyatında imgeyi en güçlü kullanan şair Attilâ İlhan’dır. Şiirinin temel birimi olan “imge” hemen daima görseldir. İmge yapısının neden böyle olduğu, şairin yetişme zamanı ve şekliyle yakından ilgilidir. Kapsamlı olarak okuduğu ilk şairlerden birinin sinematografik yapıyı yetkinlikle kullanan Nâzım Hikmet olması, yine ciddi etütlerle okuduğu Fransız sembolistlerinden Baudelaire’in kent görselliğine dayanan bir şiir yazması, altı çizilmesi gereken ayrıntılardır. Daha da önemlisi, bizzat Attilâ İlhan’ın 1950’lerde görsel sanatın başkenti Paris’te dönem dönem şiir ve sinemayla iç içe bir yaşam sürmesi onun imgelerindeki sinematografik görselliğin asal nedenlerindendir. Şiirsel Gerçekçi Fransız Sineması’nın babası sayılan Carné’nin ifadesiyle “kamerayı alıp sokağa çıkmak” şeklinde tanımlanabilecek bu anlayışta sisli limanlar, ıslak izlenimi veren caddeler, yalnızlık duygusu yaratan kır kahveleri, kaçaklar, suçlular, aldatılmışlar hikâyenin mekân ve akış planını oluşturur. Attilâ İlhan şiirindeki imgelerin gücü görselliğinden ve Şiirsel Gerçekçi sinematografik kurgunun uygulanışından gelir. Kaynakları çok iyi ve özgün kullanarak izinden gidilmesi çok zor bir şiir yaratmıştır.

Türkiye’de son 50 yılda şiir yazıp da Attilâ İlhan okumayan yoktur, varsa bu bir okuma eksikliğidir. Attilâ İlhan şiirinin Türkçenin serüveni içinde tamamen kendine özgü oluşu, izinden gitmeyi zorlaştırır çünkü benzeri teknikle yazmak hemen sırıtır. Fakat ilginç şekilde besleyicidir; okuyana hem kendi dünyasının özel izdüşümlerini aktarır hem de yeni bir bakış açısı sağlar. 

Arka Kapak dergisi 30. sayı

Devamını Oku...