Bu Kapıdan Eğri Hiçbir Şey Girmez: Anadolu’nun Kuruluşunda Yunus Emre’nin Yeri

Yunus Emre Tozal

13. yüzyıldan bu yana geçen yedi yüzyıl içinde, Anadolu’da şiirin öncüsü olan şair ve mutasavvıf Yunus Emre, hayatını şu dizeleriyle özetlemiştir:

arar idim Allah’ı buldum ise ne oldu
ağlar idim dün-ü gün güldüm ise
 ne oldu
erenler dergâhında deste kızıl gül idim
açıldım ele
 geldim soldum ise ne oldu

Yunus Emre, Anadolu’nun oluşum sürecinde bulunan; Anadolu’yu sözüyle, diliyle, edebiyatıyla, hayata bakış açısıyla, hayatın özünü bir iksir gibi sunuşuyla, tefekkürü ve felsefesiyle etkilemiş, vefatından yedi asır geçmesine rağmen sadece Anadolu’da değil, diğer coğrafyalarda ve kültürlerde de etkin bir biçimde mesajını hissettiren bir şairdir. İyi bir şair, düşünür ve dil ustası olduğu hemen göze çarpan Yunus Emre’yi anmadan Anadolu konuşulamaz. Anadolu’nun ruhunu anlamak isteyen herkesin yolu Yunus Emre’de kesişir, çünkü Yunus Emre, Anadolu’yu Anadolu yapan kardeşliğin, birlik ve beraberliğin, dayanışmanın, bir olmanın sesidir. Yunus Emre, hem toplum nezdinde hem insanın şahsı nezdinde 13. yüzyıldan günümüze haykırabilmiş, aynı zamanda döneminin sosyal, kültürel, ekonomik ve eğitimsel alandaki sorunlarına da ışık tutmuş, Dîvan’nı ve Risaletü’n Nushiyye’siyle mesajını çağlar ötesine ulaştırabilmiştir. Mehmet Kaplan, Yunus Emre’nin mesajında insanın, kendisini aşan ebedi varlığı bulmak ve onun aşkı ile yaşamak suretiyle hayatına bir mana verebileceğini, mesut olabileceğini belirtir.1 Yunus Emre’nin mesajı sevgi üzerinedir ve sevmeyen insan bedbahttır. Ancak sevgi insanı saadete ulaştırabilir.

Şiirin bu topraklarda çok özel bir yeri vardır. Birçok yazar ve şair, Türkçeyi Yunus Emre’den başlatırlar. Cemal Süreya “Yunus ki sütdişleriyle Türkçenin” dizesiyle, özellikle arı Türkçesi ile Türk varlığının kültür ve medeniyetinin yüreklerde yüzyıllarca diri tutulmasına vesile olduğuna dikkat çekmiştir. Yunus Emre, nesillere dil ile yeniden bir diriliş bilincini aşılamış, her zaman güncel kalabilmiş; hem halk katında hem aydınlar arasında hem de edebiyat alanında etkinliğini sürdüregelmiş büyük bir ozandır. Anadolu’da gönüllerin bulandığı, ruhlarından hallaçlandığı bir dönemde, insanın iç zenginliğini, derinlerde olan asıl benini keşfederek kendini bulma cehdini insanlığa kalbî şiirleriyle sunmuştur. Anadolu’nun o çağda, tam da buna ihtiyacı vardır. Sezai Karakoç’un tespitiyle: “Camus’nün Veba’sında sembolleşen Alman İstilâsı nasıl Fransa’da bir mukavemet edebiyat ve felsefesi doğurmuşsa, nasıl bir ölüm kalım anında, bir Sartre varoluşçuluğu ve Camus absürtçülüğü çıkmışsa, Anadolu da kendini ancak büyük bir metafizik hamlesiyle koruyabilir ve büyük bir tarihi oluşla yeniden kurabilirdi.”2 Çünkü Anadolu, “olmak” ödevine çağrılıyordu: “Olmak ya da hiç olmak, yok olmak.”

Anadolu’nun yeniden kurulmasında Mevlana Celâleddin Rumi’nin metafizik planın mimarı olduğunu ifade eden Sezai Karakoç, hakikatle olan bağın kurulmasında insanı Allah’a götürebilecek, ilk bakışta akıl dışı irrasyonel gibi algılanan, fakat hakikatte akıl üstü bütün coşma, coşku vasıtalarını harekete geçirerek insanı hep vecd atmosferinde tutabilecek, eşyadan fışkıracak her türlü fizikötesi sesi yakalamaya çalışacak mistik bağın, Anadolu topraklarına bir tohum olarak atıldığını kaydeder. İnsanlığa sahih bilgi felsefesini aşılayacak entelektüel kadronun yetişmesinde bu tohumlara dikkatleri çeken Karakoç, Yunus Emre’yi bu tohumların birer meyvesi olarak görür. Tohumlar meyve verdikçe insanlığa bir yanılsama olan dünyada hakikati hatırlatacak eserler verecektir. Mustafa Tatçı’nın bir söyleşide “Mimar Sinan’ın Süleymaniye’yi yapış şekliyle Yunus’un eserini ortaya koyuş şekli arasında hiç fark yoktur.” deyişi işte bu yüzdendir. Mimar Sinan da Yunus Emre de hakikatin soy kütüğünden beslenerek, bu topraklara, medeniyetimize şaheserler bırakmışlardır. Sezai Karakoç’a göre Mevlana, Hacı Bektaş ve Hacı Bayram gibi Anadolu’nun oluşumunda büyük emekleri olan bu isimlerin yanında Yunus Emre, Anadolu’nun kurucularından biridir. Hacı Bektaş gibi üstatlar Anadolu’nun oluşumuna katkı sağlarken sanat alanında da Yunus Emre, “Anadolu mayası” dediğimiz ruhun oluşumuna estetik özler katmış, eserlerindeki üslubuyla sadece yaşadığı çağdaki insanlara değil, tüm insanlığa hitap etmiştir. Sezai Karakoç’a göre Yunus Emre, ölüm ötesine seslenmiş bir şairdir. Metafizik dünyanın kapılarını insanlığa açan Yunus Emre’de her şeyin üstünde ve her şeyden önce Allah’a olan aşkı, ardından peygamber sevgisini okumak mümkündür. Sahabeler, veliler, tasavvuf ehli isimler, toplumlarının önderleri âlimler, ulema ve aydınlar, dervişler Yunus Emre’nin şiirlerinde dolaşıp dururlar. Hepsi aynı hakikate ulaşmanın farklı yollarını anlatır gibi hakikat anlatıcılığı görevindedirler. İnsanın eşref-i mahlûkat olma yolunda bir sürecin aşamalarını, hangi basamaklardan geçtiğini Anadolu, Yunus Emre’nin şiirleriyle özümsemiştir. Namaz, oruç, ahlak gibi İslam’ın özüne çağıran Yunus Emre, Sezai Karakoç’a göre cenneti, Kuran’daki usule uyarak insan zihninin ancak canlandırabileceği, bu dünyanın estetik görünüşünü ve güzellik imkânlarıyla kabartarak tasvir eder.3 Yunus Emre, cenneti tasvir ederken dahi aslında işaret ettiği nokta, cennetin hayal dahi edilemeyeceği yönündedir; bu yüzden Yunus Emre, “Bana seni gerek seni” dizesiyle hakikatin kaynağına işaret eder.4 Sezai Karakoç, Yunus Emre’nin şiirlerindeki özü örnek vererek onun Bektaşî ya da Batınî olduğu iddialarını asılsız bulur ve böyle bir durumun mümkün olamayacağını belirtir ve Yunus Emre’nin bir epopeye dönüştüğüne de dikkatleri çeker.5

“Dil, yaşayışımızın aynasıdır.”6 der Oğuz Atay. Halkı severek halkın ağzından konuşan ve halkı kendi ağzından konuşturan Yunus Emre, yüreğini, düşüncesini ezenlere karşı ezilenlerden yana koyarak, insanı eşref-i mahlûkat yapacak özü en sade, fakat en güçlü deyişlerle ifade eder. Hayatı, şiire dönüşerek destanlaşmış, sembollerin arkasına gizlenmiştir. Sembollerin ardına ulaşabildiğimiz vakit formülleri, formüllerden bilinmeyen denklemleri çözebiliriz. Yunus Emre’nin Horosan’dan geldiği fikrinin gerçeklikten ziyade sembolik olduğu anlamı da bu düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Anadolu, oluş sürecinde bir çıkışa hazırlanmaktayken, Yunus Emre, bu çıkışın Doğu’nun sembolü olan Horosan’a bağlanma arzusu noktasında yer alır. Karakoç, bir yandan bir yere ait olma, yani aidiyeti belirtirken, diğer yandan Yunus Emre’nin kültürün kaynağından geldiğine dikkatleri çeker. Kültürün kaynağında yer alan Yunus Emre’nin eğitimsiz ya da tahsilsiz olduğu fikri, diğer fikirler gibi asılsızdır. Çünkü

Elif okuduk ötürü
Pazar 
eyledik götürü
Yaradılmışı severiz
Yaradandan ötürü

mısralarını yazabilen bir şair, döneminin en iyi düşünürlerinden olmalıdır. Karakoç, Yunus Emre’nin engin bir bakış açısıyla döneminin en öz bilgilerini tahsil ettiğine inanır, o yüzden de skolastik düşünce kalıplarından ve öğrenme biçimlerinden tamamen uzaktadır Yunus Emre. O, hayatta öğrenme biçimlerinin en etkilisiyle insanlığa hitap etmiş, formülize ettiği mısralarıyla herkese en öz bir biçimde seslenmiştir. Mustafa Özçelik, Yunus’un düşüncesini formüle ettiğimizde “sevelim, sevilelim” kelimelerinin aşikâr bir biçimde ortaya çıktığını ifade eder.7 Yunus Emre’nin ismini çağlara taşıyan bu bakış açısı samimi bir şekilde yapılabilse, dünya cennete dönüşür. Bu görüş ütopik değildir, zaten Yunus Emre’nin hiçbir görüşü ütopik değildir. Sezai Karakoç, Yunus Emre’nin Taptuk Emre ile olan ilişkisinde dahi sembolizmin olduğuna inanır. Yunus Emre’nin Taptuk Emre’nin dergâhına kırk yıl boyunca dağdan odun taşıması, hiç eğri odun götürmemesi, Yunus Emre’nin Taptuk Emre yolunda hizmet etmesini sembolize etmektedir. “Bu kapıdan eğri hiçbir şey girmez” sözü, Yunus Emre’nin Taptuk Emre yoluna girenler içindir. Taptuk Emre yoluna girenler, hakikatle bütünleşirler. Yunus Emre’nin bu yolda hizmet edişi, halka da “Siz de bu yola gelebilir, hizmet edebilir, hakikatle bütünleşebilirsiniz…” mesajını vermesi içindir. Bu yüzden Yunus Emre, ölü kalpler için bir ümit verici, hakikatle bütünleştirici bir halk adamıdır. Yani halkın hakla bütünleşmesinde bir aracıdır sadece, aracı olduğu kadar eşref-i mahlûkat olacağının bilincindedir. Duygusal değildir, salt beğeni için şiir yazmamıştır; yapıcıdır, çözümcüdür, ideal hayatı şiiriyle en öz biçimde anlatabilmiştir. Karakoç’a göre de Yunus Emre, bu yönüyle bir duygusal karakterden öte, ideal bir plan ortaya koyabilen bir şairdir.8

Yunus Emre insanın kendisine ve kâinata karşı duruşunu belirlerken, toplumların medenîleşebilmelerinde insanın kalbiyle oluşturacağı iletişimin nasıl olması gerektiğinin anahtarını son derece sade, açık ve veciz bir şekilde ortaya koymuştur: “Bir ben vardır bende benden içeru”. Tam da burada Yunus, kendisinden içerü olan benini bulabilmek için, lazım olan bilgi üzerinde yoğunlaşarak, insanı hakikatle tanıştıracak olan bilgiyi insanlığın kalbine sunar. Mustafa Özçelik’in deyimiyle kemâle ulaşacak yolun sevgiden geçecek olmasını estetik bir biçimde ifade etmesiyle, Yunus “acıyı bal eyleyen usta”9 olur. Karakoç’a göre Yunus Emre, şiirine/sesine tüm kâinatı katar; öyle ki tüm kuşlar, kurtlar, balıklar ve diğer varlıklar, Yunus Emre’ye kulak kesilirler ve hepsi Yunus Emre olurlar. Hepsi, merkezinde Allah’ı anan ve hakikat zikrine ortak olan varlıklardır. Bu noktada Yunus Emre, bir hakikat çağlayanıdır. Çünkü sanatçılar, insanların acılarını, umutlarını, kendilerinde buldukları, kendi arayışları sonucunda buldukları gerçeklerle insanları tanıştırarak çiçeklerden topladığı özlerle balını yapar, kozasını örer. Kovandaki çileye insanların talip olmasına vesile olan sanatçı, varoluşumuzun ruh cephesinde perdenin aralanmasına, yağmurun çölleri yeşerttiği gibi insanlığın çölleşmiş kalbinin yeşermesine ortam hazırlarlar. Kendini bilmek, kendi acziyetinin farkındalığını idrak ettirir insana. İnsanlık tarihini bir fotoğraf olarak ele alacak olursak, bu beyit fotoğrafın imgelerini özetleyebilir. Necip Fazıl “Bizim Yunus” adlı şiiriyle, Yunus Emre’nin kâinatla kurduğu metafizik bağı, ölüm perdesini aralamasını, “sayıları silip ‘bir’e yönelişi”ni ifade eder. Sezai Karakoç’un şu müthiş tanımı Yunus Emre’nin medeniyetimizdeki yerinin anlaşılması açısından önemlidir: “Gerçek Yunus, taptaze ve şah bir horoz sesinden başka bir şey değildir.” Mutasavvıf bir şair olan Yunus Emre, dünyaya geliş amacını şu veciz sözlerle ifade eder:

Ben gelmedim dava için benim işim sevi için

Gönüller dost evi için gönüller yapmaya geldim

Yunus, korku ile ümit arasında gidip gelirken eşyadan özümseyerek aldığı “ben”den, yeniden bir “ben” oluşturarak insanın arayışındaki “ben”i ortaya çıkartır. Sezai Karakoç, örnek olarak karnında Yunus taşıyan balığın yunuslaştığını, kuş ve karınca da kendisiyle görüşüp konuştuğu için, O’nun sohbet iklimine girdiklerinden bir parça Süleymanlaştıklarını, müridin yer yer kendinde şeyhini yakalaması gibi Yunus’un da şiirlerinin kâinatı öylece etki altına aldığını ifade eder. Yunus’un şiirleri kâinatı öyle bir etki altına alıyor ki, kuşlar ve balıklar müridi ve şahidi oluyor. Tüm dünya “Yunus”laşıyor, varlık Yunus’ta tezahür ediyor. Hüsrev Hatemi, Yunus Emre’nin mesajında tüm dünyayı kucaklayan bir söylem olduğunu belirtir ve Yunus Emre’nin ümitsiz olmayıp gerçek bir Müslüman olduğu üzerinde durur. Hüsrev Hatemi’ye göre kendisine bu dünyada yabancı yoktur. Yetmiş iki milletin dili (dini ve kültürü) kendisine yâd (yabancı) değildir. “Ben bütün bunlarla, öteki dünyada (dünyaya gönderilmeden önce) bilişerek (tanışarak) bu dünyaya geldim.”10 Yunus Emre’nin mesajını anlayan herkes, Hüsrev Hatemi gibi dünyada yabancı olmadığının farkına varabilmelidir, çünkü yabancılık bize göre değildir. Kâinatın zikrine katılabilen bir insan, bir başka insana nasıl yabancılaşabilir? Sezai Karakoç, diriliş kavramını bu yüzden gündemde tutmuş, Yunus Emre’nin şiirlerinde geçen iksiri günümüz edebiyatına taşımıştır. Sezai Karakoç da Yunus Emre gibi ümitsiz değildir, ümidini hiçbir zaman yitirmemiştir. Akif Emre, Sezai Karakoç’un çağı yorumlarken gerçekleştirmeye çalıştığı tüm kavramsallaştırmalarında bir medeniyet ekseni olduğunu belirtir ve medeniyet ekseninde anlam kazandığını ifade eder.11 Dolayısıyla Karakoç da Yunus Emre’nin sesine katılır ve çağın ötesine seslenerek bir dirilişin olması gerektiğini her defasında belirtir.


N’etti Bu Yunus N’etti
Hüsrev Hatemi
Pan Yayıncılık

İnsanın şahsiyetine kavuşmasıyla kimliğini bulmasında öncü bir rol üstlenmiştir Yunus Emre. Tasavvuf deryasında hakikat yolculuğuna çıkarak yüzyıllardır etkisi sürecek bir keşfin kapılarını açmıştır insanlığa. Halkla iç içe yaşayarak, az sözle ayrıntılı düşünceleri, duyguları söyleyebilen; varlık, yokluk, insan-Tanrı-ölüm kavramlarını, aralarındaki bağlantıları, insancıllığı, sevecenliği, barışı, hoşgörüyü dizelerinde yoğurarak 13. yüzyıldan bu yana bizlere dek ulaştırabilen güçlü, etkin, saygın bir ozan olan Yunus Emre, kuşkusuz geleceğe de aynı güçlülükle, dirilikle, yenilikle varacaktır. 

Dipnotlar

  1. 13. Yüzyıldan 21. Yüzyıla Yunus Emre, Ejder Okumuş, İnsan Yayınları, sf. 96
  2. Yunus Emre, Sezai Karakoç, Diriliş Yayınları, sf. 10
  3. Yunus Emre, Sezai Karakoç, Diriliş Yayınları, sf. 18-19
  4. İslam âlimleri, cennette mü’minlere verilecek nimetlerin insanoğlunun hayal dâhi edemeyeceğini belirtir. Nitekim Müslim’de geçen “Cennette hiç kimsenin görmediği, işitmediği ve hayal bile edemediği nimetler vardır” hadisi, Kaf suresinin 35. ayetindeki “Orada hayal edemeyeceğiniz nimetler vardır” ayetini de destekleyicidir. Bir başka hadiste Peygamberimiz (sav), Allah’ın salih kulları için ahirette “Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşerin kalbine gelmeyen birtakım nimetler” olacağından bahsetmiştir. [Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahirzaman Alametleri, s. 306/497] Kısacası cennette sanıldığının aksine, insanın dünya hayatı boyunca hiç görmediği, hayal dâhi edemeyeceği sınırsız nimetler vardır. Müminler dünya hayatında Rablerine teslim olmanın, O’nun dilediği gibi yaşamanın karşılığını sonsuza kadar içinde kalacakları cennet ile alacaklardır. Yunus Emre, insanın cennette elde etmek istediği her imgeyi şiirinde işler, bir adım sonrasında “Bana seni gerek seni” dizesiyle insanoğlunun aklıyla isteyebileceği en büyük isteğini de dile getirir. Bu dize, Yunus Emre’nin içindeki Allah aşkının büyüklüğünü, ihtişamını göstermekte yeterlidir.
  5. A.g.e., sf. 20-21-22
  6. Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, Oğuz Atay, sf. 64
  7. Yunus Emre, Mustafa Özçelik, Beyan Yayınları, sf. 101
  8. Yunus Emre, Sezai Karakoç, Diriliş Yayınları, sf. 28
  9. Yunus Emre, Mustafa Özçelik, Beyan Yayınları, sf. 89
  10. N`Etti Bu Yunus N`Etti, Pan Kitabevi, Prof. Dr. Hüsrev Hatemi, sf.8.
  11. Akif Emre, Kahramanmaraş’ta Sezai Karakoç’la Kırk Saat, Kahramanmaraş Belediyesi, sf. 67

Arka Kapak dergisi 29. sayı

Devamını Oku...