Felsefeyi Coğrafyaya Çağırmak Ya da Bir Felsefe Atlası Neler Vaad Edebilir?

Halil İbrahim Üçer

Elmar Holenstein’in geçtiğimiz birkaç ay içerisinde Küre Yayınları tarafından yayımlanan ve Ogün Duman’ın tercüme ettiği Felsefe Atlası, Düşünmenin Mekânları ve Yolları (Philosophie Atlas, Orte und Wege des Denkens) başlıklı kitabı, tam da bu bakış açısıyla felsefenin serüvenini, tarih ve coğrafya üzerinden takip edebileceğimiz yollar ve mekânları üzerinden tanıtıyor. Bu bakımdan, felsefeyi filozofların tüm doğal ve kültürel etkilerden bağımsız bir mahzende ürettiği “etkilenmeyen” fakat her nasılsa her şeyi “etkileyen” bir şey olarak görmek yerine, kelimenin gerçek anlamıyla beşerî, dolayısıyla da beşerî ve kültürel coğrafyaya yakından bağımlı bir etkinlik olarak gören Holenstein, bu kitapta bize insanlığın tarihi üzerinden felsefe tarihini anlatıyor. Bunu yaparken de Antik Yunan’dan kaçarken Antik Mısır’a tutulmuyor, felsefenin insanlığın Afrika’daki başlangıç tarihiyle başladığını söyleyerek, bu iddiayı “Başlangıç ve Model Tasvirleri” başlıklı birinci bölümde güçlü bir şekilde temellendirmeye çalışıyor. Aslında insanlığın tarihi üzerinden felsefe tarihi anlatma yönündeki denemeler, Avrupa merkezci bir felsefe tarihi yazımına dayalı bir şekilde üretilmiş felsefe tarihi metinlerine aşina okuyuculara yabancı gelse de aslında Holenstein’in de alıntı yaptığı Fârâbîci bir perspektiften bakıldığında, felsefî etkinliğin şu ya da bu milleti, kültürü ve dini aşan bir biçimde insânî bir yöne sahip olduğu yaklaşık bin yıl boyunca Mâverâunnehir, Mezopotamya, Anadolu ve Afrika coğrafyasında felsefe yapan Müslüman filozoflar tarafından dillendirilmişti. Holenstein’in felsefeyi coğrafya üzerinden okumak için sıraladığı birçok haklı gerekçeden biri de felsefenin çoğu zaman kültürler-arası bir nitelik kazanan bu “hakîkî” doğasıdır.


Felsefe Atlası
Elmar Holenstein
Çevirmen: Ogün Duman
Küre Yayınları

Felsefe Atlası Holenstein’in yazdığı teorik bir giriş ertesinde, dört bölümden oluşuyor. Yoğun bir harita ve tablo dizisinin eşlik sayfalar boyunca bu bölümlerde, yazarın felsefe tarihi perspektifini de yansıtacak şekilde ilk olarak “felsefe yapma kabiliyetine sahip” ilk insanların nasıl meskun bölgeler yaratacak şekilde dünyaya dağıldıkları, konuyla ilgili mevcut teoriler üzerinden kapsamlı bir şekilde tartışılıyor. Bu tartışma sırasında sadece evrim hipotezleriyle değil, Nuh’un gemisi, Hegel’in dünya tini basamakları, Fârâbîci bilgelik döngüsü ve İbrahimî dinlerin önerdiği ikili döngü teorileri de tartışmaya dahil ediliyor. Kitabın ikinci bölümü, yerküre üzerinde meskun bölgeler yaratan insanların en genel olarak “hikmet”le, yani dil, teknik, sanat ve bilgelikle ilişkisinin tarihine ilişkin bir soruşturmaya yer vererek, felsefenin “Ön Koşullar ve Bağlam Koşulları”nı tartışıyor. Bu bölümde yazar, okuyucuyu, daha sonra güçlü felsefî gelenekler yaratan kültürel havzaların erken tarihine ilişkin aydınlatıcı perspektiflerle tanıştırıyor. Eserin takip eden üçüncü bölümü, artık kendi dilini, zamanını ve yerini kazanmış kültürel havzaların ürettiği felsefî geleneklere yer ayırıyor. “Felsefenin Dört Tarihi” başlıklı bu bölüm, bu dörtlü tarihi şu eksenlere ayırarak analiz ediyor: i) Eski dünyanın batı kesimi, yani Güneybatı Asya ve Akdeniz Havzası, ii) Güney Asya olarak nitelenebilecek Hint Altkıtası ve Güneydoğu ile Orta Asya’da Güney Asya/Hint yazı kültürüne sahip ülkeler, iii) Doğu Asya, yani Zhongguo/Çin ve Çin yazı kültürüne sahip ülkeler, iv) Kuzey Atlantik, bir başka deyişle Batı ve Kuzey Avrupa ile Kuzey Amerika. Bu dört başlıktan ilki, eski dünyanın batı kesimi Ege-Akdeniz-Mezopotamya ve Mâverâunnehir bölgelerinde, Babiller, Keltler, Mısırlılar, Persler ve Yunanlar tarafından üretilen felsefî birikimin izini sürmekte. İkinci ve üçüncü başlıklar, düşünce tarihi içerisinde mütalaa edildiklerine İslam bilim ve felsefe tarihi yazıcılığının en erken dönemlerinde, Ebû Rehyân el-Bîrûnî ve İbnu’n-Nedîm gibi filozof ve tarihçilerin metinlerinde rastladığımız Orta Asya, Hint ve Çin bölgesinin oldukça kapsamlı bir resmini sunuyor. Nihayet son bölüm, yazara göre önceki felsefe gelenekleriyle karşılaştırılamaz bir şekilde sadece Avrupa’da görülen bir gelişmenin haritasını çıkarmaya çalışıyor: Yeniçağ’da bilimlerin yaşadığı devrimler ve yeni felsefî paradigma/lar. Bu harita söz konusu gelişmeyi, atlas mantığı içerisinde komşu kültür ve medeniyet havzalarıyla ilişkilendirerek anlaşılır hale getirmeye çalışırken yer yer Arapça-Latince tercümelerin Yeni-Çağ bilimini tetiklediği gibi naif yaklaşımların tuzağına düşmekten kurtulamıyor. Bu naiflik, Yeni Çağ bilimi ve Aydınlanma felsefesinin, yarattığı teknikle de birlikte, Batı dışı toplumlara bu kadar hızlı bir şekilde kabul görmesini, Batı dışı toplumların aslında “kendilerine yabancı olmayan bir şeyi kabul ettikleri” düşüncesine dayandırdığı esnada daha da artıyor. Bununla birlikte, çağdaş felsefe tarihini hem coğrafi hem de aynı paradigma içindeki entelektüel gelenekler arasındaki ilişkiler açısından okuyabilme noktasında, bu bölüm, okuyucuya muhtemelen mevcut literatürde rastlayamayacağımız mükemmel bir “ilişkiler gözlüğü” kazandırıyor.

Eserin sıradan bir dizinin sınırlarını aşan dizin bölümüne sahip olduğunu özellikle vurgulamamız lazım. Bu kısım, kendi başına bir bölüm hüviyeti kazanarak üç yüz sayfayı aşan karakteriyle yoğun bir felsefe tarihi serencamı sunuyor.

Sonuç olarak Holenstein’in Felsefe Atlası sadece felsefeyi tarihe çağırmakla kalmıyor, aynı zamanda tarih yazımını da felsefî bir sorgulamaya davet ediyor. Bu yönüyle eserin, Türkçede yaygın bir biçimde Avrupa merkezci kabullerle hazırlanan hem genel hem de özel felsefe tarihlerini “felsefenin büyük hikâyesi”ni dikkate alarak yeniden okuma yönünde cesaretlendirici olacağını düşünüyorum. Bunun yanı sıra, Hicaz, Hârezm, Diyâr-ı Rûm, Horasan ve Mağrip’te üretilmiş kadîm felsefî birikimimizi gözler önüne seren bir atlas yoksunluğu da Holenstein’in çalışmasıyla birlikte bizi “masaya oturmaya” zorlayacak gibi görünüyor.

Arka Kapak dergisi 2. sayı

Devamını Oku...