İki Yabancı

A. Ali Ural

Dünyada yabancı olmak, o dünyada neyin yabancısı olduğuna göre anlam kazanıyor belki de. Yaşadığı dünyanın bir parçası olamamaktan ya da daha yüksek bir dünyanın varlığından kaynaklanıyor bu his. Başka bir dünyaya ait olma bilincinden kaynaklanan bir yabancılık, “Dünyada bir yabancı ol ya da bir yolcu,” nebevî ilkesiyle kalben bağlanmadığı dünyayı bir sıçrama tahtası haline getirebilecekken, bu aidiyetten yoksun insan, parçası olamadığı bütün içinde kendini bir kanser hücresi gibi hissederek elleriyle inşa ettiği yalnızlığını bir absürtlük mağarasına çeviriyor can havliyle. “Başkalarından önce ölecektim, su götürür yanı yoktu bunun. Ama herkes bilir ki, hayat yaşamaya değmez. Aslına bakarsanız, insan ha otuzunda ölmüş ha yetmişinde, pek önemli değildi…” dediğine bakmayın Meursault’ün, Camus’ye kulak vererek. Dünyayla ilişkisini “saçmalık” seviyesine indirmeye çalışsa da hayatın dalgaları onu gökyüzüne yükseltip duruyor.

Cezayir doğumlu bir Fransız Albert Camus. Felsefe eğitimini sürdürürken üniversitenin futbol takımında kalecilik yapan düşünür, o günlerde futbolla ahlak arasında kurduğu ilişkiden şöyle söz ediyor bir arkadaşına: “Ahlak ve insanın yükümlülükleri hakkında güvenebileceğim ne biliyorsam onu futbola borçluyum.” Kaleci olmak belli ki gözlem gücünü artırıyor Camus’nün. Pas vermedeki dayanışma ruhuna, rakibe çelme takmadaki yöntem çirkinliğine, sakatlanan bir futbolcunun acısını paylaşmanın insani hazzına, ceza sahasının kışkırtıcı ve dizginleyici atmosferine tanık oluyor.

Hakem düdüğünü çalıp penaltı noktasını işaret etmese Camus’nün karşısına geçmeyecektim. Sanat felsefesini “İnsan acılarına ve güzelliğe aynı zamanda hizmet etmeliyiz,” cümlesiyle özetleyen düşünür, belli ki sadece kendi kalesini kollamakla yetinmeyecek, sahadaki absürtlüklere de müdahalede bulunacaktı. Hem “Bugünün Dünyasında Sanatçı Ne Yapabilir” adlı yazısında “Köşesinde oturan sanatçılar çağı geçti,” demiyor muydu!

Yıl 1942. Camus, adını dünyada ilk kez Yabancı romanıyla duyuruyor. “Yabancı” entelektüel zihinlerin kapısını çalarken “Kim o?” sorusuna ne cevap vermiş olursa olsun, içeriye buyur edilmiştir. Yabancılaşmanın habercisidir, anneyle çocuk arasında açılan mesafenin rüzgârı. Kafka’nın Dava’sındaki Joseph K.’nın kılık değiştirerek yeniden gelişi edebiyat dünyasına. Üç yıl sonra başlayıp yıllarca devam edecek bir soykırımın sezgisel erken tanığı aynı zamanda.

Meursault, bir Arap’ı öldürdü beş el ateş ederek. Önce bir el, birkaç saniye sonra da dört el ateş etti. “Yerde yatan bir cesede niçin ateş ettiniz, niçin?” diye sesini yükseltti sorgu yargıcı. Keşke dosya dolabının gözünden çıkarttığı gümüş haçı öperek Tanrı’nın bağışlamasını isteseydi gözyaşları içinde. O vakit bu Fransız günahkâra yardım edebilirdi gönül rahatlığıyla. Tanrı’nın yardımıyla onun için bir şeyler yapabileceğini söylemişti zira. Meursault, alnının üzerine düşen yakıcı güneş yüzünden tekrar ateş ettiğini söylemedi o anda. Mahkemede, “Buna güneş neden oldu,” diyerek güldürecekti salondaki dinleyicileri.

Avukata gelince; cinayetten çok zanlının annesinin ölümü karşısındaki duyarsızlığının öne çıkarılışına hayret ediyor, “Bu adamı anasını gömdü diye mi, yoksa birini öldürdü diye mi suçlandırıyoruz, anlayalım!” diye isyan ediyordu. Annesine bakmayıp İhtiyarlar Yurdu’na verişi, hangi gün öldüğünü tam olarak bilmeyişi, definden sonra yasını tutmayıp sevgilisi Marie’yle denize, sinemaya ve odasına gidişi, seyrettikleri filmin komedi oluşu bile savcının iddianamesine girmişti.

Camus bir yandan nihilist felsefenin kıyılarında dolaşırken diğer yandan maktule değil katile acıyacağımız bir ruh zeminini oluşturuyor kitabında. Nitekim mahkeme Arap’ın öldürülmesini umursamamış, Meursault’yü başka bir suçtan, annesinin ölümüne kayıtsızlığı yüzünden yargılamaya kalkmıştı. Romanda Arap’ın adı yoktu. Fransız kahramanlarını adıyla anarken Arap kahramanlarına ad vermemişti Camus. Dahası bu insanları duygusal ve düşünsel bir âlemin varlıkları olmaktan çok değersiz gölgeler olarak yansıtmıştı Yabancı’da. Nitekim Arap’ın öldürülme sahnesi anlatılırken Meursault’ün ağzından çıkan cümle şuydu: “Durmadan fellaha baktığım için onu kara bir leke halinde gözlerimin kenarıyla fark etmiştim.”

Meursault’ün komşusu Raymond Sintés’nin bir Arap kadını dövmesiyle başlar her şey. Meursault, dövülen kadının değil, Raymond’un lehine tanıklık yapınca Fransız’a yalnız küçük bir uyarı cezası verilir. Raymond hızını alamaz ve bir arkadaşıyla beraber kadının erkek kardeşi ve arkadaşını da döver. Final trajiktir: Meursault Arap kadının kardeşinin üstüne boşaltır silahını ve öldürür onu. Fakat futbol değil, bir ölüm oyunudur bu ve insani bir sorumluluğu yoktur. Maktulün adı burada bile zikredilmez. Katil de olsa “insan” olan Fransız’dır. Bir ad taşımaya ve psikolojisinin derinlerine inilmeye layıktır. Bütün olan bitenler “Hiçliğin” ve “Saçmalığın” felsefesinde kendine yer bulup anlam kazanmaktadır. Okura düşen Arap’a değil Fransız’a acımak, onu anlamaya çalışmaktır.

Tarih boyunca sömürgeciler vicdanlarını uyuşturacak gerekçeler hazırlamışlardır kendilerine. Bu gerekçelerin en vahşisi güçlülerin yalnız kendilerini “insan” sınıfında görmüş olmalarıdır. Yeryüzünde insanlar ve yaratıklar yaşamaktadır ve insanların yararları gözetilirken yaratıkların başına neler geldiği önemli değildir. Batı insanı bütün donanımlarıyla yaşamayı hak etmekte, bir “sahip” ruhuyla yaşam kırıntıları bağışlamaktadır yaratıklara. Bu tanrının, vakti geldiğinde daha önce yaşamasına izin verdiği canlıların hayatını almasında şaşılacak bir şey yoktur.

Sözün burasında Meursault’ün giyotini beklerken yaşadığı psikolojik süreçten, romanın en etkili bölümlerinden biri olarak söz etmemiz gerekiyor. Camus, Fransız İhtilali’nin hukuka armağanı olan giyotini yargılıyordu bir yandan Yabancı’da. “Her şeyi ezen, insanı daha gördüğünde utançla ve gizlice öldüren bir makine”ydi giyotin Meursault’ün şafaklarını karartıp zihninden zehirli cümleler geçirten: “Biliyordum, şafakla birlikte çıkageleceklerdi… İşte bunun için gündüzleri az buçuk uyuyor, geceleri de, tavandaki pencereye günışığı vuruncaya kadar sabırla bekliyordum. İşin en güç yanı şuydu: İnsanları idam edegeldikleri o kuşkulu saati biliyordum. Kulağım hiçbir zaman bunca ses duymamış, bu kadar hafif tıkırtıları fark etmemişti…”

Camus’den Meursault’ün duyduğu en hafif sesleri duymasını beklemek haksızlık olurdu, bir idam mahkûmu değildi çünkü o ayak seslerine kulak kesilen. Fakat büyük gürültüleri pekâlâ duyabilirdi o, büyük bir soykırımın çığlıklarını. Ne yazık ki bir buçuk milyon Cezayirlinin işkencelerle öldürüldüğü bir süreçte sustu Camus. “Söyleyecek pek bir şeyim yok da ondan konuşmam,” demedi Meursault gibi. Söyleyecek sözü vardı. Stockholm Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada savundu suskunluğunu. Fransa’nın Cezayir soykırımıyla Orta ve Batı Afrika’ya hükmetme siyasetini göz ardı edip Cezayir’in bağımsızlık mücadelesini “Özgür Avrupa”yı güneyden kuşatma projesi olarak sunmaya kalktı. Başkaldıran İnsan kitabının girişinde “katili yargıç yapmaya yarayabilen” bir felsefeden söz ederken yalnız çağını değil, bugünleri de anlattığını bilmiyordu Camus.

1957’de Camus’ye Nobel Edebiyat Ödülü kazandıran eseri Düşüş değil idam cezasına karşı yazdığı “Réflexions Sur la Guillotine / Giyotin Hakkında Düşünceler” adlı makalesiydi. Bir buçuk milyon Cezayirli kadın, erkek, çocuk demeden yok edilirken kıpırdamayan dudaklar, idam cezası söz konusu olduğunda oynamaya başlıyor, katillerin insani haklarına karşı duyarsız kalmayan dünya onu “Nobel”le ödüllendiriyordu. 

Arka Kapak dergisi 36. sayı

Devamını Oku...