Stalinist Evrenin Bir Analojisi: Kanser Koğuşu

Vecdi Demir

Aleksandr Soljenitsin’in 1966’da yazımını bitirip vatandaşı olduğu Sovyetler Birliği’nde sansürden geçiremediği, ancak Alberto Monadari tarafından İtalyancaya tercüme edilmesi sonucu ilk defa Batı bloku içinde okurla buluşan Kanser Koğuşu’nda, hastalar, korkunç tedavi süreci ve kanser, romanın temel kurgusu olarak görünüyor; ama politik bir romancı olarak Soljenitsin’in metni salt bireysel bir talihsizliğin üstüne kurduğunu söylemek, onu hafife almakla eşdeğerdir. Çünkü, romanın Stalin sonrası görece reformist bir dönemde okurla buluşmasına rağmen sansürü aşamaması başka türlü izah edilemez. Soljenitsin, daha önce 1962’de Kruşçev’in desteğiyle İvan Denisoviç’in Bir Günü adlı romanını Novy Mir gazetesinde yayımlatmayı başarmıştı. Fakat bu kez, Novy Mir önceden reklamını yapmasına rağmen Kanser Koğuşu’nu yayımlamaktan son anda vazgeçti.


Kanser Koğuşu
Aleksander Soljenitsin
Çevirmen: Gönül Suveren, Özay Süsoy
Altın Kitaplar

Yayımlanır yayımlanmaz Sovyet basınında büyük tepkilere yol açtı roman. Aslında Soljenitsin birçok büyük romancı gibi politik fikirlerini anlatmak ve baskısı altında bulunduğu sapkın bir rejimi hicvetmek amacıyla kurmacayı araçsal bir forma dönüştürmüştü. 20. yüzyıl dünyasının totaliter karakterini olduğu gibi sunmak, yani realist gelenek içinde anlatmak, hem mevcut iktidar koşullarında fazla riskli hem de güçlü bir edebî hiciv üretmek için oldukça sığ olurdu. Kafka’nın Dönüşüm’ü, Yaroslav Haşek’in Aslan Asker Şvayk’ı veya Bulgakov’un Üstat ve Margarita’sı gibi hicivler ne kadar realist birer romansa Kanser Koğuşu da o denli realisttir. Fakat bahsi geçen bütün romanlar, Kanser Koğuşu ile birlikte romandaki maddî olguları (karakter, mekân, vs.) politik hicvin bir nesnesi haline getirir.

Koğuşun sakinleri (dolayısıyla romanın karakterleri) doktorlar, hemşireler ve hastabakıcılar. Kanser Koğuşu Soljentisin’in romanları arasında en otobiyografik olanı olduğu için yazar bu dünyayı iyi tanıyor. Atmosferi çarpıcı kılmak için karakterlerin hem kendileriyle hem de diğer karakterlerle ilişkisini bazen serbest dolaylı anlatımla, ama çoğunlukla Tanrısal bakış açısıyla sunuyor. Serbest dolaylı anlatım yoluyla, karakterlerin “öznel bilinçleri”ni konuşturup hastane ve sağlık sisteminin aksaklıklarını, çalışma şekillerini eleştiriyor. İşte Soljenitsin’in asıl ustalığı burada kendini gösteriyor. Zira her koğuş sakinini/karakterini söz konusu serbest dolaylı anlatım içinde verip özgül ve sahici bir roman atmosferi yaratıyor. Böylece romanı basit bir propagandanın çok ötesine taşıyor.

Evrenin Sakinleri

Romanın ana omurgası iki ana karakter üzerine kurulmuş. Bunlardan biri rejimin hışmına uğramış, hapishane ve kamplarda ömür çürütmüş Oleg Kostoglotof, diğeriyse rejimin bütün nimetlerinden faydalanmış, çalışma arkadaşlarını jurnalleyip kamplara göndermiş yüksek bir Stalinist bürokrat olan Rusanof. Sadece Rusanof ve Kostoglof değil, hastaların çoğunun Stalinist rejimle gönüllü (veya kerhen) işbirliği içinde oldukları açık. Yaşanan onca tahribat, sürgün ve katliamlara rağmen rejimi aklileştirmeyi, şartların zorluğunu öne sürmelerini gerçekte vicdanlarını susturmak için başvurdukları birer strateji olarak görmek mümkün. Bu hastalar ölüme yaklaşırken itiraflarında kendi sorumluluklarını dile getirir, ama çoğunlukla şartların çetin olduğunu, başka seçeneklerinin olmadığını, önlerine konulan emirleri harfiyen yerine getirmek dışında bir seçeneğin olmadığını da ısrarla belirtirler.

Kanser gerçekte onların bilincini dönüştürür, ölüme yaklaşma anında realite ile kurulan bağ daha da yoğunlaşır, fakat sahtelik ve kendini kandırma güdüsü ebedî bir biçim alır, kanser ve tedavinin verdiği ağır acılar bile bunu yerinden edemez. Bunlardan biri, ölümün eşiğindeki Shulubin sorar: “En önemli sebep neydi? Korku mu? Pazar yerindeki tanrılar mı? Tiyatronun tanrıları mı? Diyelim ki ben bir hiçim. Ya Lenin’in dul karısı Nadezhda Konstantinovna Krupskaya? O anlamadı mı, görmedi mi? Neden sesini çıkarmadı o? Bir tek cümle, hayatını bile kaybetseydi, hepimizi nasıl da etkilerdi? Belki o zaman biz de değişirdik. Belki hepimiz duraklar, bu işin daha ilerlemesine engel olurduk? Ya da Ordzhonikidze; işte sana bir kartal. Onun Shlisselburg kalesinde ağır işle de cesaretini kırmamışlardı. Onun Stalin aleyhinde bir kere, sadece bir kere konuşmasına ne engel oldu…”

Rusanof

Romanın Stalinist evrenin zihinsel formasyonunu, bu evrenin işleyiş kodunu, en iyi yankısını Pavel Nikolayeviç Rusanof’ta buluruz. Rusanof bu evrene on yıllarını verir ve nihayet çenesinin altında günden güne büyüyen tümörün verdiği dehşet duygusuyla kanser koğuşuna kaldırılır. Rusanof müşkülpesent, obsesif ve üstten bakan biridir. Koğuşun en ayrıcalıklı hastası olduğunu vurgulamaya sürekli özen gösterir, şartları zorlar ve görevlileri tehdit eder. Ömrü boyunca kendini önemli bir kişi olarak görmüş, sıradanlığa isyan etmiş, koğuşta kanserden inleyen diğer hastalarla asla duygudaşlık kuramayan biri. Kanseri bile kavramaktan aciz: “Rusanof, kendine acıyordu. Kendisininki gibi böylesine amaç dolu, güçlü ve hatta güzel denilebilecek bir hayatın şu sonradan çıkma tümörün etkisiyle yere geleceğini düşündüğü zaman bayağı üzülmüştü, bu gelişmenin kaçınılmaz bir şey olduğunu da kafası bir türlü kabul etmiyordu.”

Koğuşta aldığı ağır tedavi gereği doktorun yaptığı yüksek dozlu iğnelerin etkisiyle Rusanof bir rüyaya dalar. Rüyasında, deyim yerindeyse canlarına okuduğu, hayatlarını mahvettiği kişileri görür ve kendini bir açıklama yapmakla yükümlü hisseder. Yaptığı ihbarların, hazırladığı raporların ne kadar gerekli olduğunu, tamamıyla davaya bağlılık adına ve kişisel menfaatlerden uzak amaçlarla hareket ettiğini durmadan anlatır. Roman ilerledikçe Rusanof’un sistemdeki işlevi daha iyi anlaşılır. Tutuklamaların, hainlikle damgalanmaların, tasfiye ve katliamların zirveye ulaştığı yıllarda (1937 /1938-Büyük Tasfiye) Rusanof ve karısı Kapa, paylaştıkları apartman dairesinin tamamına sahip olmak için yakın bir arkadaşlarını, Rodiçef’i ihanetle suçlayarak hapse attırmışlardır. Açıktır ki Stalin’in bu evrende yürürlüğe koyduğu ve görünürde siyasi muhalifleri pasifize etmeye dönük cadı avında kişisel menfaatler de işin içine karışıyor ve insanlar kendi arkadaşlarını bile gözünü kırpmadan harcıyordu.

Kostoglotof

34 yaşında bir topoğraf ve kitap kurdu. Güçlü bir iletişim becerisine sahip. Rusya’ya girmesi “ebediyen” yasaklanmış politik bir sürgün. II. Dünya Savaşı’nın ardından, yeni bir politikanın izlenmesi gerektiğini savunduğu için önce tutuklanmıştır. Sonrasında hapishane ve kamplarla tanışmış, Stalin’in Büyük Tasfiye politikası sonucu hayatı cehenneme çevrilmiş ve halihazırda “ümitsiz bir vaka” olarak koğuşta tedavi hakkı elde etmiş biri. Kanserin neler getireceğini iyi bilir ve tedavinin yararlarını da inkâr etmez. Fakat hastaların kanser ve tedavileri hakkında bilgilendirilmesini de şiddetle savunur. Doktorlara karşı gelir ve onlara karşı çürütülmesi mümkün olmayan argümanlar ortaya atar. Kostoglotof’un kanser koğuşunda sahip olduğu bilinç, her yönüyle politik bir eleştirmenin/muhalifin bilinci. Gerçekte Soljenitsin’in yaşam öyküsünü bilen okur, Kostoglotof’un romancının tastamam kendisi olduğunu hemen fark eder. Tedavi olgusuyla ilgili olarak sürekli okur, sorular sorar ve tıbbî uygulamaları eleştirir; deyim yerindeyse, görevlilerin canına okur: “Anlaşılan tıp biliminin ilkeleri hastalara dayanabilecekleri her tedaviyi yapmalarını ve artık kanlarının tahammülü kalmayınca onları göndermelerini emrediyor.”

Kostoglotof’u bir kelimeyle anlatmak icap ederse, bu kesinlikle “hınç” olurdu. Sovyetik evrene, tarihi ve geleneklerine, totaliter siyasetine, yozlaşmış bürokrasisine vs. duyulan ölümcül bir hınç. Gerçi koğuşta “tedavi edilemez” sınıfındadır ama onu hayata bağlayan bu korkunç ve keskin hınç duygusu, bize romanın genel havasını ve politik dokusunu pek işlevsel bir boyutta sunar. Kostoglotof’un roman karakterleri arasındaki sorgulayan ve merkezî rolü, gerçekliği kavranabilir hale getiriyor. Bu aynı zamanda romanın güçlü atmosferini netleştiren bir anahtar işlevine de sahip. Kostoglotof’un roman boyunca, bir “imago mundi”* olarak görülebilecek kanser koğuşunda giriştiği mücadele, muhalif Sovyet aydınının hem dramını hem de ahlaki dünyasını gösteriyor.

En son 1970’te Altın Kitaplar tarafından basılmış ve Soljenitsin’in Nobel’i almasında büyük bir rol oynamış Kanser Koğuşu’nu yeni bir çeviriyle okura sunmayı isteyecek bir yayınevi, yayın dünyasına büyük bir hizmette bulunmuş olacaktır. 

Arka Kapak dergisi 36. sayı

Devamını Oku...