Tanburi Cemil Bey Üzerine

Emre Barca

Bestekar-ı Şehr Tanburi Cemil Bey’in vefatının 100. sene-i devriyesini geride bırakmak üzereyken, üstadı hatırlamak, hatırlatmak, hatta acıklıdır ki tanıtmak için külliyatın yeniden neşri, bir sempozyum, bir roman ve Cemil Bey’in mahdumu Mesud Cemil’in yazdığı Tanburi Cemil’in Hayatı isimli eserin yeniden basılmasından başka bir gayrete rastlamıyoruz. Cemil Bey’in ardında bıraktığı tereke, bize bıraktığı dehşetli miras karşısında bu gayretler az kalsa da, 100. yılı ihya edememiş ve bihakkın tamamlamamış olsak da, kültür-sanat gündemimizin Türk Musikisinden yana fakirliği düşünülecek olursa gayretkeşlere mütevazı bir şükran duyumsamamız yadırganamaz. Mesud Cemil muhterem pederinden söz ederken “Ölülerimizi sevdiğimiz kadar, onlardan kaçıyoruz da,” diyor ya, ihtimal ki biz de aynı temayülle malul olarak bitirdik bu mühim seneyi.


Tanburi Cemil’in Hayatı
Mesud Cemil
Kubbealtı Neşriyatı Yayıncılık

Mesud Cemil’in sözleriyle “zabtedilmiş büyük bir şikayetin tükenmez kederini taşıyan dalgın bakışlarıyla bu adam” ardında çok sayıda plak kaydı, kuvvetli bir isim, yüklü bir hatırat ve hakkında yazılmış şiirlerle söylenegelmiş efsaneler bırakarak bu dünyadan göçtü. Henüz 43 yaşında, “uzletgah” adını verdiği kulübesinde “cinnet tınılarıyla” boğuşarak, işittiği ve işitemediği sesleri eline aldığı envai çeşit sazda dillendirerek ve kayıtlarını bizlere emanet ederek bu dünyadan ayrıldı.

Mesud Cemil’e göre, Cemil Bey’in içine sığmayan bir hasretti her sazda dışarı taşabilen bir menfez bulan. Gerçekten de içini suyla doldurduğu bardaklardan yaptığı oyuncak-enstrümandan tutun da tanburuna, meşhur kemençesi “Andelip”e, viyolonseline, lavtasına varana dek çaldı. Cemil Bey daha küçük yaşta eline aldığı her sazı konuşturmakla kalmadı, yaylı tanbur gibi yeni bir saz da icat ederek, dünyadaki varlığını, hasretini, acısını, kederini ve ender neşesini hep sazlarla, musikiyle dışsallaştırdı.

Beyoğlu Ceza Mahkemesi azası Tevfik Bey’le, saraylı Zihniyar Hanım’ın en küçük çocuğu olarak dünyaya gelen Cemil daha çocuk yaşta musikiye alaka gösterse de ondan beklenen memur olması, devlet kademelerinde yükselmesiydi. Küçük yaşta babasını kaybeden Cemil, amcasının ve onun vefatının ardından amcazadesinin kanatları altında yetişirken güçbela kaçamak, izinler isteyerek tanbur çalabildi. Ama öyle çalıyordu ki tanburu, devrin önemli isimlerinden Tanburi Ali Bey ünü günbegün yayılan bu çocuğu dinlediğinde, “Evladım, bunca senedir bu sazı çaldım. Eh şöyle böyle biraz yendik de sanırdım. Şimdi, seni dinledikten sonra, bir daha tanburu elime almayacağım,” demişti.

Oysa amcası, amcazadesi ve uzak kaldığı validesinin kendisinden beklentisi farklıydı. Musikini kıymetini bilseler de Cemil’den istedikleri mülkiye okuması ve devlet kademesinde çalışmasıydı. Öyle de oldu. Zoraki bir memuriyeti yıllarca sürdürdü Cemil Bey ama sadece sözde mesleğine değil, hayatın diğer pratik cazibelerine ilgisizliği de Cemil Bey’in kişi ve bir sanatkar olarak karakterinin temellerini oluşturdu. Şöyle diyor Mesud Cemil, muhterem pederi hakkında: “… Cemil ise muhit ve cemiyetin dar kalıpları içine girme istikametinde aldığı sıkı terbiyeye intibak ettiği nispette artan ıstırabını büyük sanata sığınarak ulvileştirmiştir.”

Bu büyük sanatın adı “Cemil musikisi’dir ve hem zamanında hem de sonradan şairlerin dillerine destan olmuş bir ulviliktedir. Yahya Kemal şöyle yazıyor bir şiirinde:

Bir erganun âhengi yayılmakta derinden…

Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden.

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,

Tanbûru, Cemil Bey çalıyor eski plâkta.

Yahya Kemal’in Varşova’da kaleme aldığı Kar Musikileri isimli şiirindeki bu alıntı, İslav kederiyle Cemil Bey’in büyük sanatı arasında gizli, açık bir mukayese içerir. Şiirin ilerleyen kısımlarında Yahya Kemal, bu musikiyle dolduğundan bahseder: “Gönlüm dolu İstanbul’un en özlü sesiyle.” Mesud Cemil’in sadece Cemil Bey’in hayatı açısından değil, dönemin ruhu, kültür-sanat dünyası ve doğu-batı algısı açılarından okunabilecek son derece önemli eserinde yayımladığı mektuplardan biri de Cemil Bey’in musikisini böyle tanımlar: İstanbul musikisi. Bu coğrafi belirleme, basit bir güzelleme ya da tespit değil, büyük musikinin ve hatta sanatın coğrafi sınırları aşan transandantal doğası hakkında fikir vericidir.

Nihayet, Tanburi Cemil Bey’in eseri bir yöreye has, o yöreyle ve coğrafyayla sınırlı bir yapıntı değil, transandantalliği ve varoluşa dokunuşu ölçüsünde coğrafyayı aşan bir özelliği haizdir. Bu, musikinin peşinen evrenselliği ile ilgili de değildir. Teknik mükemmeliyet ve virtüozitenin yanı sıra, Cemil Bey’in duyuşu ve duyuşunu sazıyla hususen taksimler şeklinde dışa vurmasının bir sonucudur. Bu meyanda Kemani Rıza Efendi’nin tahirbuselik makamındaki eserini Cemil Bey’in Şark ve Garp musikilerinin kendine has bir terkibiyle yorumlaması bir tesadüf değil, aslında dönemin bu iki cereyanının bir sembolü olmuştur.

Tanburi Cemil Bey’in yaşadığı devrin gündeminde hâlâ etkisini kaybetmemiş olan Türk musikisi ile Batı musikisi arasındaki ilişki ve gerilim daha o günlerde bile yüzeydedir. III. Selim gibi büyük musikişinas, hatta bestekar padişahların yanı sıra, sarayın Batı musikisine gösterdiği ilgi, sadece Cemil Bey için değil, tüm sanatkarlar için de geçerlidir. Ne var ki sarayın bu ilgisi sathi, zayıf ve köksüz kalmıştır Mesud Cemil’e göre. Mesud Cemil’in yaşadığı dönemde hâlâ etkisini koruyan Türk musikisi ise eşsiz zarafetini ve derinliğini korumaktadır.

İlginç olan, Cemil Bey’in en büyük korkularından birinin saraya ve sarayda çalışmaya davet edilmek olmasıdır. O üniformayı katiyetle giymek istemeyen Cemil Bey için musikinin ne anlama geldiğini açıkça gösterir bu. Gerek kayıtlarda, gerekse eserlerini bir topluluk içinde icra ederken beklediği ihtimam da onun için musikinin salt bir eğlence olmadığının ispatıdır. Doğu ya da Batı menşeli olsun, musiki ile ilgili fikrini Mesut Cemil’in nakliyle Cemil Bey’in arkadaşlarından birinden dinleyelim: “Bizce, ruhlarımızın ve idraklerimizin nispi kavrayışlarıyla ölçülen yalnız güzel ve ruhu titretici nağme, manevi bir cezbe alemi içinde bizi fezalara götüren bir lahuti ses vardı. Bunun ismine ve cinsiyle milliyetine bakmazdık.”

Bu şuurla, Cemil Bey’in de Schubert ve Chopin’i hayranlıkla dinlediğini biliyoruz. Ne var ki o dönem ortaya çıkan Fasl-ı Cedid gibi temayülleri Mesud Cemil’in “başı insan, kulakları tavşan, ayakları ceylan doğup bir müddet yaşadıktan sonra ölen bir hilkat garibesi”ne benzettiğini hatırda tutmak gerekir. Bunun karşısında Türk musikisi hâlen eski, geniş ve şümullü bir medeniyetin ciddi bir müessesidir. Tanburi Cemil Bey ise bu müessesenin sahici ve batmak bilmeyen güneşlerinden biridir. Velev ki makus şartlar içindeki insaniyetimize bağlı olarak, vefatının 100. sene-i devriyesinde kendisini bihakkın tanımış ve anlamış olmayalım.

Arka Kapak dergisi 16. sayı

Devamını Oku...