Ufak Tefek Pürüzler

Eyüp Tosun

Gamze Arslan’ı, ilk kitabını çıkaran diğer öykücülerle kıyaslasam çok artılarını sayarım, bunu belirterek başlayayım. En temel özellik olarak Arslan’ın, öykülerinin tamamında, düz bir anlatımı yok. Yani günümüz öykücülerinin temel sıkıntısı olan emmi, teyze, anneanne gibi anlatma hasletine düşmüyor yazar. Üstelik anlatımı ilk kitaba göre epey iyi. Çizdiği atmosferleri beslediği damarlar çok farklı. İşin içine hayvanlar, eşyalar, yapılar da girince bazen neyi kimin dediğini, hangi anlatımın kimin için yapıldığını karıştırabiliyorsunuz. Şuraya varmak için söyledim bunları: Çerçialan’daki öyküler, yoğun bir okuma istiyor okurdan, dikkatli olmazsak ipin ucu rahatlıkla kaçabilir.


Çerçialan
Gamze Arslan
Varlık Yayınları

Kitaba ismini veren “Çerçialan”, Yozgat’ın Akdağmadeni ilçesine bağlı bir köyün adı imiş. Yozgat’tan çok Sivas’a yakın ama. Kitabın ilk öyküsü “Dudu ve Nimet” de belki bu köyde geçiyor. (Belki diyorum çünkü kitaptaki öykülere hâkim olan muğlak anlatım ve kesin soyutluk; zaman, karakter ve mekân gibi unsurlar hakkında net bir hükme varmamıza engel oluyor.) Yakın coğrafyada büyümüş biri olarak en başta bu öyküde kullanılan Çerçialan köyüne has ağza yönelik bazı sözcükleri tam oturmamış buldum. Bir de mesela öyküde çizilen kurguda “Köy yerinde bir kadın everilmezse adı çıkar,” deniliyor ki doğru. Ama o kadın oturup rakı içiyor. “Dudu ve Nimet”in özünü sevdim ama Cevat’ın Hanzade ile olan meselesi öyküde gereğinden çok yer kapladığından dikkatimi çok dağıttı. Bir de özellikle bu öyküde bir merak unsuru olsa şahane olurdu.

İlk kitaplar için çok acımasız eleştiriler yapmak yanlıştır. Ki Çerçialan’a istenilse bile yapılamaz ama mesela Kemal Varol gibi de yapmamak lazım. Kemal Varol, “Varoluş Açmazı” başlığını verdiği yazısında (Radikal Kitap, 6 0cak 2017, Sayı 825.) kitaba gereğinden fazla methiyeler düzüyor. Ne kötülüğü var canım bunun? Şu kötülüğü var: Her insanda ego vardır ve insan kendi yanlışını çok zor görür. Yolun başında aldığı “aşırı övgü” yazarın kendini geliştirmesine sekte vurabilir. Kötü eleştirinin nasıl bir dozu olacaksa iyi eleştirinin de bir dozu mutlaka olmalıdır.

“Bimka” öyküsünün başlangıcı müthişti. Gamze Arslan’ın kurgu ve olay örgüsü hâkimiyeti çok iyi. Ama bir yerde öykünün “merkezî dikkati”ni dağıtması, cümle ve kelime yanlışları ve öykü sonlarının çok yanlış bitmesi beni üzdü. Çünkü kitabın ilk üç öyküsü çok daha iyi olabilirdi. Birinci öyküdeki sıkıntıya yukarıda değindim. “Küf Kokusu Olmalı İnsanda” öyküsünde karışık kurguyu bir kenara bırakırsak anlatıcı Nezile’nin gözleri önünde hapse giderken bitebilirdi öykü. Masal gibi bize sonrasında olanı anlatması neden? “Bimka”da da aynı sıkıntı var bence. O kadar şahane bir ayrıntı, böyle mi bitmeliydi diyor insan. Bu üç öykü için editöre de rahatlıkla günah yükleyebiliriz. Yazara gösterilecek bir iki doğru hamleyle o canım ayrıntılar, koca bütünlüğün içinde sönüp gitmezlerdi!

Kitapta iki tane hiç içime sinmeyen ve gerçekten aceleye gelmiş, demlenmemiş öykü var: “Allah’la Ciddi Düşünüyoruz” ve “Kırk Bin Geyikli Derviş”. Özellikle “Kırk Bin Geyikli Derviş” yaslandığı soyut anlatıma kendisi bile sırt çevirmiş bir metin. Tekrar çalışılsa ne güzel olurdu. İki tane de öpüp başıma koyacağım öykü var: “Kasapta Kesik Parmak” ve “Tüzen Söz”. “Kasapta Kesik Parmak” her öyküseverin tekrar tekrar okuyacağı, her öyküyazarın da kıskanacağı bir öykü olmuş. Gamze Arslan, bu iki öyküye başardığını diğer öykülerde neden gözardı ettiğini anlayınca çok daha sağlam bir ikinci kitap çıkacak ortaya…

Arka Kapak dergisi 17. sayı

Devamını Oku...