Ütopya İle Distopya Arasındaki Retrotopya

Metin Savaş


Zygmunt Bauman, ölümünden kısa bir süre önce yazdığı Retrotopya adlı son kitabında “ütopya” ile “distopya” arasındaki bir başka durumu irdeliyor. Bauman’ın ifadesiyle, her türden insani dayanışmanın değersizleştirildiği ve karalandığı farklı bir zamandayız. “Günümüz varoluş koşulları,” diyor Bauman, “dayanışmayı besleyip büyütmek yerine, karşılıklı kuşku, çıkar çatışması, rekabet ve kavga üreten bir kaynaktır.”


Retrotopya
Zygmunt Bauman
Çevirmen: Ali Karatay
Sel Yayıncılık

Dört bölümden oluşan kitabın ikinci bölümündeki “Kabileye Dönüş” ve dördüncü bölümündeki “Ana Rahmine Dönüş” olgularına ilişkin saptamalar bilhassa dikkat çekici. Rekabet ve kavga ortamında güven duygusunu yitiren insanlık ister istemez parçalanarak yeni zamanlara özgü birtakım ufak tefek kapalı cemiyetler (kabileler) oluşturmuştur. Ne var ki nevzuhur kabileleşme ortamı da güvensiz bir dünya yarattığı için insanlık bu sefer de korunaklı bir iklim olarak ana rahmine dönüş eğilimine kapılmıştır. Zygmunt Bauman bu her iki dönüşü de tehlikeli buluyor. Hâlihazırdaki veya istikbaldeki felaketlerden korkmamak gerektiğini vurgulayan Bauman her şeye rağmen umutlu olmayı öneriyor. Fakat “gelişigüzel bir şekilde hâlâ ‘ilerleme’ diye adlandırdığımız şey, bu aralar, kavramı icat eden Kant’ın uyandırmasını istediğinin tam tersi duygular uyandırıyor.” Söz konusu ters duygu, Bauman’a göre, yaklaşan felaketin korkutuculuğudur. İnsanlık korku kültürüyle yaşıyor. Bu yüzden insanlık müreffeh geleceğe olan inancını fazlasıyla törpülemiş görünüyor.

Umutsuzluğun bariz nedenlerinden biri, ufuk meselesi. Küreselleşme, dijital teknoloji ve bilginin her yere çok hızlı yayılması bir karmaşayı da beraberinde taşıyor. Eski zamanlarda bilgi içeriden dışarıya yayılırdı ya da dışarıdan içeriye sızardı. Şimdiyse bilgi her yerde. Muayyen bir merkezi yok. Her yerden her yere daima bilgi akıyor. Bu baş döndürücü ve kesintisiz akışın insan ufkunu fevkalade genişlettiğini söyleyebiliriz. İnsanlığın ufku genişledikçe, umulanın aksine, ufuksuzluk çöküyor. Bauman bu duruma “ufukların ortadan kalkması” diyor. Çünkü aşırı bilgi akışı yüzünden bir mukayese imkânı kalmıyor. Dolayısıyla muhasebe olanağı da zayıflıyor. Akıllı telefonların, video kameraların ve internetin her an her yere ulaşabilmesinin bedeli olarak mesafe kavramı ve algısı kayboluyor. Bauman bu duruma da “komşuluk fikrinin sonunun gelmesi” diyor ki yakınlıkla uzaklığın anlamsızlaştığı bu ortamda James George Fraser’ın ifadesiyle “sempatik büyü” kullanım dışı kalıyor.

Adalet mekanizmasının kaypaklaşmasıyla beraber gelir dağılımındaki uçurumların daha da derinleşmesi, tepedeki bir avuç zenginin payı her geçen gün artarken yoksulluğun olağanlaşması ana rahmine dönüşü teşvik ediyor. Bu dönüş, yalnızlaşmadan başka bir şey değil. Belki de bireysel kabileleşme. Şimdiki zamanlarda herkes kendi çerçevesini inşa ediyor. Bu bir içe kapanış. Kapalı cemiyetin bile gerisine çekiliş. Bauman’ın tespitiyle; evin sıcaklığı dışarının soğukluğuna, içerideki samimiyet dışarıdaki yabancılaşmaya bağlanıyor. Artık herkes rekabet ve teyakkuz halinde. Aşırı zenginler kendi yerleşkelerine çekilirken aşırı yoksullar da gecekondularına kapanıyor. Bu öylesine sert bir kapanış ki çok zengin ile çok fakir ömrü boyunca birbirini göremiyor. Kısmi görüş alanları yok değil ama (deyim yerindeyse) turistik görüşler bunlar. Zenginler egzotik heveslerle fakirlerin alanlarını muvakkaten görürken, yoksullar umutlarını ve öfkelerini diri tutabilmek adına zenginlik alanlarını seyrediyor. Yoksulların bu seyredişi tabii ki izne bağlı. İşbu seyrediş, zenginler tarafından sağlanmıyor. Zengin ile yoksul arasındaki irtibatın bir rant oluşturduğunu keşfeden “turizm acenteleri” tarafından sağlanan bir “hizmet” bu. Jean Baudrillard, yoksulların umutlarını ve öfkelerini diri tutmayı mevcut küresel sistemin gerekli gördüğünü söylüyor. Çünkü sistemin çarkları ancak bu şekilde dönmeye devam edebiliyor.

Retrotopya kitabının “Değişim İçin Geleceğe Bakmak” başlıklı sonuç bölümünde Bauman, âdil paylaşımın salt insanseverlik olmadığını, bunun ahlaki bir yükümlülük değeri taşıdığını hatırlatıyor. Toplumu yeniden kurgulamak istiyorsak, sıradan veya seçkin bir azınlığı değil, toplumun bütününü kapsayacak sosyal ekonomi üzerinde ciddiyetle durmamız gerektiğini vurguluyor.

Arka Kapak dergisi 33. sayı

Devamını Oku...