Vatansız Zweig Yollarda

Hasanali Yıldırım

Amok KoşucusuSatranç Ustası ve Yıldızın Parladığı Ânlar. Stephan Zweig dendiğinde aklımıza gelen sacayağı.

Yazarının hakîkatini kavramada eksiklik mi barındırmakta bu troyka? Değil elbette!

Biz Zweig’ı çok sevmiştik.

Sanayici bir aileden gelme zengin bir baba, bankacının kızı anne, hesapsız imkânlar, sıkı bir eğitim, Viyana’da felsefe meselâ ve öteki şeyler. Edebiyat için feda edilen bütün öteki şeyler üstelik. Aslında evrenin en büyük sırrını anlamak ve anlatmak için dense yeri: İnsan ruhu.

Zweig dünyadan kâm almayı değil, dünyaya bir şeyler vermeyi tercih ettiği için mi? Her genç kızın rüyası Zetina dikiş makinasının handiyse fabrikasına sahipken git, intihar et. Hem de karınla. Niçin? Bir hiç için öldürülen delikanlıların acısını ruhunun derinlerinde hissedebilmek… Bir saatten sonra vicdanın sesini susturamamak…

Mağribinin bulacağı bir ruh kumaşı değil bu.

İşte bu ruhla dünyayı dolaşmak. En azından bir kısmını.

Bugünkü Avrupa zihninin ilmik ilmik işleneceği iki büyük savaşın öncesi ve esnasını kapsayan 38 yıllık bir zaman diliminde (1902-1940) çıkılan seyahatlerin yazıları: Yolculuk Üzerine. Çeviri, Yıldızın Parladığı Ânlar’ı Türkçe yeniden yazan Burhan Arpad’ın oğlu Ahmet Arpad imzalı.

Sıcacık yuvanın alışılageldik huzurunu terkederek taşrada/gayrıda yitik huzuru arama dürtüsü. Biraz başkası hâline gelmek, gelmiş gibi yapmak, sonra da kendine o başkası gözüyle bakabilmek fırsatını yakalayabilmek sanısı.

“Fikrimin vatanı” dediği Paris ilk durağı. 19’undadır. Belçika ve öteki Kuzey Avrupa ilkgençlik yıllarının gözdesi.

Bir Vatansızın Mecburi Seyahatleri

Sonraları kâh Provence, kâh Merano için Viyana ve Salzburg’u sık sık terkedecektir. İtalya, İspanya, İngiltere, Hindistan, Amerika, Brezilya, Rusya… 1934 sonrası Zweig için zorunlu yolculukların başlangıcını teşkil eder. Artık kelimenin gerçek anlamıyla bir haymatlostur; vatansız. Kültür Avrupası hayali yerini Avrupa’nın binlerce yıllık gerçeğine bırakmıştır.

Bu tarihten sonraki hayatı, sanki hakikati bulmak için bir arayış gayreti olmaktan çıkmış, gerçekten kaçma mücadelesine dönüşmüştür. Tuz-buz hayaller ve Osmanlı’yı yok eden Avrupa’nın kendi kendisini yemesi. Alman vatandaşı değildir artık. İngilizler’in bahşettiği bir evrakla yaşamak mecburiyetinin ağırlığı, annenin ölümü, hayat arkadaşından ayrılma ve kaçınılmaz sonuç: Depresyon.

Gezmenin iyi geldiği duygu bozuklukları vardır, şifa veremediklerinin yanında. Bir de azdırdıkları. Bir o ruh hâline garkolur Zweig, bir öbürüne. Bir gün kültür Avrupası’nın sıcak hayali, ertesi gün, ırkçılığın acıtıcı dikenli telleri.

1940’ta Avrupa’yı terk eder ve Los Angeles’a yerleşir. Artık bir evi yoktur; yani ruhunu dinlendireceği mekânı.

Yılanların Janus’u

Stephan Zweig insana inanan bir romancı. İnsanı her şeyin ölçüsü gören bu köhne anlayışı temel bilimlerin ve pozitivizmin süzgecinden geçirdikten sonra cilâlayıp kavî bir ikona dönüştürmesi, onun hem marifeti ve hem de bilindiği gibi felâketinin müsebbibi…

Avrupa kültürden ibaret Zweig’a göre; bütün insanlığı kurtaracak temel farmakon. Ne ki Platon’un dil için tercih ettiği vasıf durumundaki farmakon, (Evet, “Dil bir farmakon’dur.” der Platon.) çift dilli bir yılandır. Farmakon… hem ilâç, hem zehir. Yılanların Janus’u.

Ne ki kültür önemli kuşkusuz. Kültürün gelişimi için de yolculuk… Çünkü kültürün hem gelişmesinin, hem de bir insan öbeğinden ötekine aktarılmasının vazgeçilmez önemdeki taşıyıcı öğelerinden biri yolculuk…

İnsan: Gezmeden edemeyen varlık.

Peki sefere çıkan insan aslında en derinde neyi amaçlar? Görmediği yerler üzerinden içindeki bilinmezler hazinesini eksiltmeyi mi, gördüklerinin katkısıyla bildikleri üzerinden bilmediklerine sarkmayı mı?

Macera mıdır yolculuk yoksa daha çok ruhun en derin kıvrımlarına sarkma mecraı mı?

Yola çıkmak gidilen yerlerde görülen ve deneyimlenen yeniliklerle yenilenmek mi demek yoksa kuşanılmışları muhafaza için çocukça bir imtihana tabi tutmak mı?

Hem insan yenilenebilir mi? Yolculuk ve yenilik… İnsan yenilenen bir varlık mıdır yoksa 5 bin yıllık ömre sığdırılan bir istikrarlık ve sabitelik abidesi mi?

Her yolcu, yola çıkmadan önce yeni yerler görerek yenilenmek ister elbette. Ne ki gidilen hangi yere insan kendini de taşımaktan kurtulabilir ki? Bir yere gittiğimizde, giden ben ve kalan ben diye ikiye mi ayrılıyoruz ki döndüğümüzde giden benin kalan beni yenilemesini bekliyoruz? Kişi gittiği her yere kendini de götürmeye mahkûmsa niçin bir yerde durmaktansa bir yere gitmek isteriz? Niçin sabitlik /sükûnet hâli yerine gezmek ruhumuzu teskin eder? Hele bu ruh, ömrünü kendini kavramaya adamış bir ruhsa…

Yolun Gayesi: Yolcu

Ve macera… Keşif ruhu. Ruhun keşfi mi yoksa? En büyük bilinmezimizin mahkûmundan başka neyiz! Gezmek, bu mahkûmiyeti biraz olsun unutturmakta mı?

Canının çektiğini, canının çektiği gibi ve kadar yapabilmek için yollara düşenlerin maceralarının destanlaştırılması. Zweig’da zorunluluğun doğurduğu kekremsiliğin de katkısıyla çıkılan seyahat katmer katmer katmanlaşır. Gurur, ihanet, merhamet, inanç, şüphe, cehalet, erdem, bilgi, özgüven, kapris, kompleks, umut ve elbette bolca umutsuzluk tahin-pekmezleşir.

Peki ya gezmek dururken, handiyse aynı hedefi tuttursun diye seyahatname okumak ne demek? Ruh ve zihin masabaşındayken beden ve his başkasının keşfine ortak mı edilmek istenmekte? Başkasının keşfine göz dikmek? Başkasının mahremine göz dikmek? Ötesi? Seyahatin ötesinde ne var?

Dahası, kimilerine göre göre yolculuk etmek, yeni yerler görmek ve yeni insanlarla tanışmak, yeni bir hayata başlayabilmenin ön şartı.

Kurulu düzenle bir bağı kalmamış veya bu bağın zayıfladığı kesimler için de gezmek ve dünyayı keşfetmek “sistematik” bir önemde. Sistemin değerlerini yaşantısıyla veya düşüncesiyle zorladığına inanan kesimler için kendini anlamak, dünyayı tanımakla eşdeğer; yani yola düşmekle ve hâlâ insanlara söyleyecek çok şeyler gizleyen yerleri karış karış gezmekle.

Başka bir ifadeyle Zweig’ın Yolculuklar Üzerine’si bize tam olarak ne söyler?

Gidilen her yerde görülecek yegâne şeyin, kendi benliğimizin, bizden saklı ve esrarlı ipuçlarını. Yolun gayesi: Yolcunun kendisi.

Arka Kapak dergisi 18. sayı

Devamını Oku...