Witold Gombrowicz Gönülsüz Sürgün

Feridun Andaç

Bir yazarın kendini var etme yolculuğu gitmekle başlar. Gidiş onun için bir çağrıdır, kopuşla gelen bağlanıştır da aslında. Dil ve yaşama yurdundan uzaklaştıkça, buna zamanla daha da bağlanacağını görür. Bir bakıma gitmekle kendini yurtsuzlaştırırken, diliyle bir yurt kurma arayışına yönelir.

İşte Witold Gombrowicz (1904-1969) bu soy yazarlardandır.

Gidince yaşama yurduna bağlanışlar arar insan. Yazı da bunlardan biridir. İlk adımda kendini konumlandıracağı anlatılar yazmaya yönelir. Adım adım kurar yazı dünyasını. 29 Temmuz 1939’da Polonya’dan ayrılıp Arjantin’in yolunu tuttuğunda, dönüşsüz bir yolculuğa çıktığını bilmiyordur. Genç bir yazar olarak, bir transatlantiğin ilk deniz yolculuğuna davet almıştır. 22 Ağustos’ta Buenos Aires’e varır. Gemi bir süre sonra geri dönecektir. İkinci Paylaşım Savaşı başlamıştır. Son anda Arjantin’de kalmaya karar verir. Ülkesinin savaştaki kaderini bekler, üstelik gidip böyle bir savaşın parçası olmak da istemez. Denebilir ki ilk vicdani retçilerdendir Gombrowicz.

Lehçe yazmaya tutunur. Ferdydurke romanını 1937’de Varşova’da yayımlamıştır. Parlak bir yazar olarak karşılanır. 1947’de İspanyolcasını yayımlar, ama Arjantin’de ilgi çekmez. Aynı yıl oradaki bir Polonya bankasında çalışmaya başlar. Banka müdürü arkadaşıdır, işyerinde roman yazmasına izin verir. Paris’te yayımlanan göçmen dergisi “Kultura’da yazar, Atlantik Ötesi’nin yazımı da böylece adım adım biçimlenir. Bankadaki bu yazma olanağı uzun sürmez. Romandan uzaklaşır. 1953’te günlük yazmaya başlar, bunları da “Kultura”da yayımlar.

Günler onun zaman işaretleridir. Aslında günlük onun yazıda nefes aldığı yerdir adeta. Yazamadığı romanlar, gidemediği yerler/düşünceler, kavuşmadığı insanlardır… Orada her şey vardır. Evet, bir bütünün parçalarıdır her biri. Eşi Rita Gombrowicz şunları yazacaktır: “Gombrowicz’in Günlük’ü derginin kalbiydi. Mektup ve cevaplarını yayımladığı okuyucular arasında sert tartışmaları kışkırtıyor; sürgün, vatanseverlik, komünizm ve Katoliklik gibi, Polonyalılar için temel olan konulara değiniyordu. Bu şekilde, Gombrowicz tartışma için gerçek bir forum, bir internet öncesi “blog” yaratmıştı. Gombrowicz Günlük ile Polonya kültürünü tamamen yenilemiştir. Kultura, Gombrowicz’in edebi olarak yaşamını sürdürmesini sağlamış ve Gombrowicz, bu dergi sayesinde bir özgürlük ikonu haline gelmiştir.” (*)

Yapıtları bu süreçte ülkesinde yasaklanır. Zaman bunu yıkar, yazar dili/yapıtıyla ülkesine döner. Öyle ki; ders kitaplarında zorunlu okuma metni olur. Günlük’üne yansıyan özyaşamsal izler, yazarın güncenin de ötesinde anlatı yazdığının birer göstergesidir aslında. Zaman zaman bir denemeye, düşünce metnine, özyaşamından kesitlerin yansımalarına dönüşür.

Gombrowicz, bize, bir yazarın kitabının/anlatısının hem öznesi hem de nasıl nesnesi olabildiğini gösterir. Yazarın varoluş yolu buradan geçer. Önce kendi öyküsüne bakar, onun nasıl/niçin/neden anlatılabilirliğini düşünür, kurar. Yoluna başlangıçlar yaparken ilk adımında anlatılarını biçimler. Zamanla da kendi sesini bulabileceği anlatıların izine düşer: Atlantik Ötesi (1953), Pornografi (1958), Kozmos (1965).

Gombrowicz, bireyi ve özgürlüğünü savunan bir yazar. Kimlik/benlik arayışının ne anlama gelebildiğini anlatır bize. Bruno Schulz, onun put kırıcı yanına değinir. Ondaki izleksel çeşitliliği bize taşıyan Günlük, çağdaş Polonya edebiyatına ufuk açan, kronik olarak da okunabilir. Çünkü Gombrowicz’in her bir yazı/günlükte dile getirdiği düşünceler bu kültürel ve edebi iklimin en temel sorunlarıdır aslında.

Başlama Noktası

Günlükbir başlama noktası olabilir Gombrowicz’in yazarlığına dönük okuma yolculuğunuz için. O, 1953’te gününün ilk güncesine başlarken şunları diyecektir: “Oysa yaşam camın ardında -uzak- sanki artık hiçbir şey bizim değil, sanki bir tren camından görünür gibi.”

O, bize, hayata ve kendine dair saydam olan şeyleri anlatmaya soyunur günlüklerinde. Göçmendir, gönülsüz sürgündür. Bunu hissederek yazar. Bir günü yazmaz; birçok düşünceyi, gerçekliği ve dünyayı taşır o güne yazılanlara. Bu anlamda yolunu her bir şeyden geçirir. Adeta sese ses, düşünceye dil olur. Bir yazarın kendi olmak yolculuğunun nereden nasıl geçtiğini de anlatır. Edebi belleğine ve yazısının dil yurduna döner sıklıkla.

Günlükaynı zamanda karşımıza bir Witold Gombrowicz otoportresi çıkarır ki; bu olabildiğince sahicilik içerir. Göçmen/sürgün yurdunda kendini bir Polonyalı yazar olarak tanımlasa da, milliyetçi söylemlere uzaktır: “Kendimden başka bir şeyin temsilcisi olmak için yanıp tutuşmuyorum,” derken; oradaki konumlanışını gene de şöyle açıklayacaktır: “…çünkü ben hiç kuşkusuz kişisel anlamda da keskin onur duygusu taşıyan bir adamım; bu öyle bir adam ki, ulusuna sıradan yurtsever bağlarla bağlı olmasa da her zaman ulusunun onurunu korur, hatta bu yüzden ulusundan ayrılamaz ve tüm dünya için o bir Polonyalıdır.”

Anlama Yolculuğu

Yazarak kendini kanıtlayan değil, anlayan, bunu da insanlara yansıtan bir yazardır Gombrowicz. Yani şunu da der: Nasıl yaşarsanız öyle yazarsınız. O, “edebiyatın özelliği keskinliğidir,” dese de; kendi göçmen/sürgün dilindeki acı alay anlatısını hiçbir zaman sirkeleştirmez. Bu yanıyla özgündür, eğlencelidir onun anlatısındaki ironi. Özellikle Günlük’teki düşüncelerinin izinden giderek yapıtlarına uzanırsak; ondaki irdeleyici, gözlemci, ironik, sorgulayıcı yanları görürüz.

Günlüklerini yarı deneme, yarı eleştirel deneme ve öykü kılan da bu yanıdır. Çünkü o da bilir ki; denemeci kendi kendine öğreterek yazan bir anlatıcının her daim aynasıdır.

Kendi İçin Konuşmak

“…özgür bir insan olarak konuşmak…” yazıda taçlandırdığı en temel düşünce budur. Onun ulusçuluktan nefret ettiğini günlüğüne düştüğü notlardan anlarsınız. Ama uzakta olmak, Lehçe yazmak gene de onu Polonyalılıktan kurtaramaz. Oysa kurduğu edebiyat “melez edebiyat”tır. Yani göçmenlik/sürgünlük ona melezlik bilincini aşılamıştır.

Evet, “gönülsüz sürgün”dür. Bu yüzden yoksunluklar çekmiştir. 24 yıl sonra yüzünü Avrupa’ya döner. Ama ne Berlin’de, ne de Paris’te aradığını bulamaz. Ülkesi ile arasında ise kopukluklar vardır. Saydam ve açık bir yazardır. Bu yanını şöyle de dile getirir: “Benim ahlâk anlayışım, öncelikle kişisel insanlığım adına, başkaldırımı ironi ve acı alay darbeleriyle dışavurmaktır.”

Anlatı dünyasının sürgünlükteki izlerini Atlantik Ötesi yansıtır. Onun sürgünlüğünün öyküsüdür bir bakıma bu roman. Karşı çıkışlarının, itirazlarının, yerleşik anlayışlarının yıkımına karşı bakışın öyküsü… Yıkıcıdır, bir o kadar da alaysı. Anlatısının en temel izleklerini burada bulabiliriz: Sahte yurtseverlik, kutsal inanç/güç, tutuculuk, şovenizm…

Romanı günlük biçiminde kurgular. Onun dünyasındaki şu gerçeklikler romana yansır: kopuş (ülkeden ayrılış) ve kayboluş düşüncesi, sonsuz yalnızlık izleği, kendini feda etmenin saçmalığı… Gombrowicz bize yalnızca yaşam/a sorgusu getirmez; ulus sorgusu da yapar. Yani ulus mu birey mi? Peki neden?

Ulus, bireyi neden hiçler/yok eder… Neden kan verelim, niye şahlanalım…

Polonyalı olmak neden işimize yarar; bu bir pranga değilse nedir? Bunun gibi birçok soruyu getirir önümüze koyar. Aslında bize bir “kopuş” çağrısında bulunur. Der ki; uzaklaşın o düşüncelerden ve deri değiştirin. Ayaklarınızın üzerinde durun, dünyalılaşın. Onun geliştirdiği söylem, anlatıcının kendisiyle/toplumuyla yüzleşmesidir. Çünkü o toplum bireyciliği yadsır.

İnsan İmgesi

Anlatılarının merkezindeki yazar-anlatıcı, kendi anlatıcı odak kişisidir. Bireyin varoluş sorgusu, benlik arayışı, “başka insan”/ “öteki ben”in anlatımı üzerinden gelişir. Ve insanın sürekli arayışından/sanrısından söz eder bize.

Kendisini 1939’da Arjantin’de konumlandırırken, 1953’te yazacağı Atlantik Ötesi’nde hem kendini hem de göçmen/sürgün bir kimliği o bakışın sorgusundan geçirir. “Biçim benlik” dediği şey de ifade biçimi olarak ortaya çıkar anlatılarında. Burada da haz/acıda yolculuk/boyun eğiş/itiraz romanının odağında yer alır. Anlatılarında yer yer kendini tanımlayıp, insan/yazar olarak yeni ben’in ego’ya bakışını yansıtması da dönemin “yeni roman” akımına ufuk açar.

Gombrowicz, sürekli hatırlatır. Bize bizi, benlik hallerimizi gösterir. Hangi ben’iz, kimiz biz; bir ulusun büyüklüğü nerede yatar… Bütün bunların sarmalındaki hayatın akışını gösterir, parodik hayatların anlatımındaki ironisiyle de edebiyata yeni bir kapı aralar. Edebiyatımızda Yusuf Atılgan’dan Oğuz Atay’a uzanan bir edebi çizginin ilk nefesi Gombrowicz’dir diyebiliriz.

Bugün Witold Gombrowicz’i okuduğumuzda, Yunanlı yazar Nikos Dimu’nun 1975’te yazdığı Ne Mutsuz Yunanım Diyen! kitabındaki düşüncelere de uzanmadan edemezsiniz eminim.

Günlük (1953-1958) -  Witold Gombrowicz  Çev. Neşe Taluy Yüce Yapı Kredi Yayınları
Günlük (1953-1958) –
Witold Gombrowicz
Çev. Neşe Taluy Yüce
Yapı Kredi Yayınları

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 29.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...