Edebiyat ve Hukuk

Necip Tosun

İçinden geçtiğimiz çağda yaşanan temel eksikliklerden biri disiplinler arasındaki ilişkilerin yokluğudur. Felsefe, edebiyat, hukuk, mantık, müzik, tıp gibi disiplinler birbirinden kopuk bir şekilde varlıklarını sürdürmekteler. Örneğin edebiyat, felsefe genellikle hukukun başvurduğu bir kaynak olmamaktadır. Oysa insan davranışlarını, karakterini, ruhunu, hareket biçimini ortaya koyan edebiyatın yönetim ve hukuk gibi disiplinlerinden kopuk olduğu düşünülemez. Edebî metinler sadece dili en iyi biçimde kullanmakla kalmayıp meseleleri insani açıdan ele almalarıyla da önemlidir. Bu nedenlerle insanlık, tarih boyunca tecrübelerini kıssalar, hikâyeler, romanlar ve şiirlerle gelecek kuşaklara aktarmışlardır. Tüm bu disiplinlerin edebiyatın, sanatın bu büyük birikiminden yararlanmaları gerekir.
Hukuk, adalet her dönemde edebiyatın ana ilgi alanlarından biridir. Doğu hikâye anlayışının temellerinden biri adalet kurumudur. Örneğin Binbir Gece Masalları’nda adalet vurgusu hikâyelerde en çok öne çıkan temalardandır. Haksızlıkların önlenmesi, adaletin yerini bulması ve hükümdarların adil davranması gerekliliği hikâyelerde vurgulanır. Tebdil-i kıyafet gezen halife, adaletin sağlanması için her durumda devreye girer: “Çünkü adalet görevlerin birincisidir.” Faili meçhul bir cinayeti tespit eden halife bunu aydınlatamayan vezirini ölümle tehdit eder. Çünkü adalet her şeyin başıdır. Ayrıca mahkeme hikâyeleri çoklukla yer alır ve adaletin önemi vurgulanır: “Bir kadı, belirgin bir tarzda kanıt sağlamalıdır ve davalı taraflara, soylu suçluya, fakir suçludan daha fazla saygı göstermeden eşitlikle davranmalıdır. Bir suçluyu işkenceye ve açlığa bağlı tutarak itiraf ettirme yoluna asla başvurmamalıdır.” Kimi hikâyelerin, günümüzdeki “Katil kim?” anlatılarına benzeyen bir yapı içerisinde oldukları görülür. Bunun için pek çok katil adayı ortaya çıksa da sonunda katil bulunur. Aslında burada aranan adalettir. Bütün bir Doğu edebiyatının merkezinde adalet anlayışı yer alır.
Batı edebiyatında da hukuk, adalet, suç ve ceza kavramları sıklıkla işlenen konulardandır. Bu kavramlar Victor Hugo’nun Sefiller, Franz Kafka’nın Dava, Albert Camus’nun Yabancı romanlarında gündeme gelmiş hukuk disiplini için ufuk açıcı dünyalar sergilenmiştir. Ne var ki özellikle Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanı edebiyat ve hukuk ilişkilerinin dönüm noktalarından biri olmuştur. Suç ve Ceza’nın temalarını; yabancılaşma, toplum eleştirisi, yalnızlık, başkaldırı, suç, ceza, adalet, bozuk düzen, kıstırılmışlık, karamsarlık, iletişimsizlik, hayatın anlamsızlığı olarak sıralayabiliriz. Roman, sürüp giden kalıplaşmış hayatın tutarsızlığını/saçmalığını ana tema olarak alırken adalet mekanizmasının işleyişini gündeme getirir: Bürokrasinin, yönetimin kıskacındaki birey, yoksulluğun, sefaletin, hastalıkların çarpıttığı, yalnızlığa ittiği insanlar, onların karanlık, düşsel dünyaları, aşırı karamsarlık, umutsuzluk, yabancılaşma… Romanda, bireyin yaşama imkânlarını gözetmeyen bozuk düzenin ve toplumsal dayatmaların, onu nasıl bir girdabın içine ittiği ve giderek de onu ezip yok ettiği ağırlıklı olarak işlenir. Suç ve Ceza’da ağır bir toplum eleştirisi de vardır. Bireyin hastalıklı hâlinin temel nedeni toplumdur. İnsanların yaşanagelen yanlışlara ilişkin hiçbir tepkisi yoktur. Kendisine dayatılan her şeyi kabullenmektedir. Bir ağır eleştiri de çarpık düzenedir. Duyarsız, acımasız toplumsal/sosyal düzenin içinde birey yapayalnızdır. Bu yüzden kahraman iki cinayetle toplumdan kopar ve kendi dünyasına çekilir.
Roman, adalet mekanizmasını eleştirirken suç ve ceza etrafında döner. Toplumsal yapı gelecek vaat eden, nitelikli insanı; toplum düşmanı, kötü insanlara karşı koruyamaz hatta ona ezdirir. Her açıdan toplumu sömüren, kanını emen, kötü insanlara karşı “düzen/idare” hiçbir şey yapmaz. Oysa bunun cezalandırılması toplum yararınadır. Dostoyevski tam da burada gelecek vaat eden Raskolnikov’a, tefeci, toplum düşmanı kadını öldürtür. Peki, bu hâlde adalet yine de Raskolnikov’u cezalandıracak mıdır? Bu eylem toplum yararına değil midir? Çünkü toplum hem bir asalaktan kurtulmuş hem de topluma yararlı biri yeni imkânlara kavuşmuştur. Dostoyevski işte bu can alıcı sorunun peşinde romanını oluşturur.
Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi üçüncü sınıfından maddi imkânsızlık yüzünden ayrılmak zorunda kalan Raskolnikov, zeki, yetenekli biridir. Özellikle yaşadığı yoksulluk, sefalet onun psikolojisini derinden etkiler. Ailesi taşrada oturmaktadır. Babası olmadığı için annesi ve kız kardeşleri babalarından kalma emekli aylığı ile geçinmeye çalışırlar. Annesi bu emekli maaşından kendisine az para göndermektedir. Kendisi dul bir kadının evinde tavan arasında kiracıdır. Artık kira parasını bile ödeyemeyecek durumdadır. Ama o toplum içinde yüce bir yerde olmayı arzulamaktadır. Bu psikoloji içerisinde ev sahibi tefeci kadını ve cinayetin üstüne gelen ev sahibi kadının kız kardeşini öldürür. Bu arada kız kardeşinin sadece para için istemediği biri ile evleneceğini öğrenir. Psikolojisi bozulan Raskolnikov bir gün sevgilisi Sonya’ya cinayeti açıklar. Sonya da ona teslim olmasını böylece temizleneceğini söyler. Raskolnikov suçunu itiraf eder ve Sibirya’ya sürülür. Sonya da peşinden gider ve orada evlenirler.
Bu hikâye içerisinde Dostoyevski pek çok sorunun peşine düşer: Adalet, soğuk, somut kanunları uygulamak mıdır? Kanunları uygulamak her zaman adaletin gerçekleşmesini sağlar mı? Yüce bir dava uğruna, haklı bile olsam kan dökmeye hakkım var mı? Ortada bir suç varsa bunun suçu niye sadece işleyenin olsun? İnsanı suça iten nedenlerin oluşmasının sorumlusu toplum ve sosyal düzen iken neden kişi suçlu ilan edilsin? Tefeci ihtiyarı öldürmek kimsenin zararına değilken, hatta tüm insanlığın hayrına iken ortadan kaldırılması niye suç olsun? Suçun cezasını vermek her zaman adaleti gerçekleştirebilir mi? Çevrenin suç işlemekte rolü nedir?
Suç ve Ceza’nın ana teması suç etrafında gezinirken suçun birey ve toplum üzerindeki psikolojik etkisi, yarattığı sonuçlar işlenir. Romanın başkahramanı Rodion Raskolnikov’un adi bir suçlu olmayıp, daha önce suç üzerinde düşünmüş, yazı yazmış bir hukuk öğrencisi olması onun işlediği suçun düşünce sistemiyle karşılaştırmasına ve giderek bir deney insanı olması sonucuna dönüşür. Bu yüzden roman, suçun pek çok disiplinle iç içe tartışılmasını gerekli kılar. Suç felsefesi, suçun psikolojik yönü ve derinlemesine analizi ile roman, bir hukuk manifestosuna dönüşür.
Okur-yazar bir aydın-katil üzerinden suç kavramı tartışılırken adalet mekanizmasının doğası sorgulanır. Bu romanda kötü-katil ve masum-maktul klişesi yer değiştirmiştir. Toplumun kötü olarak nitelendirdiği için cezalandırıldığını bildiği katil, yoksullara yardım eden, altın gibi bir kalbi olan, iyi, masum biri; masum olarak bildiği maktul ise milletin kanını emen kötü bir kişidir. Dolayısıyla bu olayda iyi ve kötü algısıyla oynanmıştır. Sefalet, çaresizlik ve çıkışsızlık içindeki Raskolnikov, bir yandan da kız kardeşini para için kötü biriyle evlenmekten kurtarmak istemektedir. Aleyhinde hiçbir delil yokken vicdan azabıyla polise teslim olan Raskolnikov, iyi bir insan olmanın gereğini yerine getirir. Böylece suç ve cezanın sadece kanun maddeleriyle sınırlı olmayıp insani boyutu da işlenerek yasaların da adaletsiz olabileceği örneklenir.
Hukuk öğrencisi genç Raskolnikov adalet anlayışını toptan yargılamaya girişir. Tarihte herkes kan döktüğü hâlde yargılanmayıp kendisinin yargılanmasını anlayamaz. Suç konusunda insanlar, yönetenler ve yönetilenler olarak ve suç işlemeye hakkı olanlar ve olmayanlar olarak ayrılabilir. Üstün insanlar insanlık adına suç işleyebilirler. Bu kaçınılmaz bir sonuçtur ve insanlığın hayrınadır. Raskolnikov yazdığı yazıda suç işlemeye hakları olan birtakım insanlardan ve bunlar için yasa ve benzeri engellerin bulunmadığından söz eder. Yazısında insanları “olağanüstüler” ve “sıradan olanlar” diye ikiye ayırır. Sıradan insanlar uysal, söz dinler kişiler olarak yaşarlar ve yasaları çiğneme hakları yoktur, çünkü onlar, adları üstünde, sıradan insanlardır. Ne var ki “olağanüstü” insanın, ülkülerinin gerçekleşmesi için gerekiyorsa bazı engelleri aşmaya kendinde bir hak bulabileceğini ima eder. İnsanlığın tüm kurucuları, yasa koyucuları, başka hiçbir nedenle değilse bile, yalnızca yeni yasalar koydukları, böylece de toplumun kutsal saydığı, babadan kalma eski yasaları çiğnedikleri için, ayrımsız hepsi birer suçludurlar. Doğaldır ki, bunların hepsi amaçlarına yardımı olacağına inandıkları anda kan dökmede duraksamamışlardır. İkinci bölümdekiler, sürekli olarak yasaları çiğnerler, yıkıcıdırlar ya da yeteneklerine bağlı olarak, yıkıcılığa yatkındırlar. Bunların işledikleri suçlar, doğaldır ki, son derece çeşitli ve görecelidir; ama büyük çoğunluğu, birbirinden apayrı nedenler ileri sürerek, daha iyi şeyler adına şimdikinin yıkılmasını isterler.
Romanda şartlar oluşur, ortam olursa her insanın suç işleyebileceği öne sürülürken, suç işlemede ruhsal, sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik, iklim, çevre vb. gibi durumlar da etkendir. Raskolnikov “Suçlunun, suç işleme anında daima hasta olduğu noktasında” ısrar eder. İnsanı suça götüren en önemli durum, suç işleme anındaki hastalıklı hâldir ve bu suçu kavrayıncaya kadar sürer. Aydınlanma anı, iyileşme anı, hastalıkla yüzleşmedir.
Suç ve Ceza’da cezai şarttan daha ağır bir ceza daha gündeme gelir. Bu da “vicdan azabı”dır. Raskolnikov ne kadar teorik olarak suç ve cezayı tanımlasa, bir yerlere oturtsa da kendi vicdanından bu olayı uzaklaştıramaz. İhtiyar kadını öldürdükten sonra iç çatışmalardan ve özellikle vicdan azabından kurtulamaz. Tam bir çözülmedir yaşadığı. Kanunlar bile bu ceza karşısında hiçtir. Ona göre vicdanı olan ayrı bir ceza ile karşı karşıyadır: “Bu, kürek cezasından başka ona ayrı bir cezadır.” Toplum sürgünlerle, hapishanelerle, sorgu yargıçlarıyla, kürek cezalarıyla esaslı bir şekilde güven altına alınmış değildir. Bir de vicdan azabı vardır: “Vicdanı olan, hatasının da bilincindeyse, varsın acı çeksin. Bu kürek cezasına ek olarak ona ikinci bir cezadır. Burada ne buyruk ne yasak söz konusu. Kurbanına acıyorsa, varsın acı çeksin… Acı ve üzüntü, engin bir bilinç ve derin bir yürek için her zaman zorunludur. Gerçekten büyük insanlar, büyük acılar çekmek zorundadırlar.” Çünkü insanın yüreğinde kurulan mahkeme hiçbir yargılamaya benzememektedir. Çekmeyi göze aldığı cezadan daha ağır bir ceza, vicdan azabı vardır. Özet olarak suçun cezasını vermek her zaman adaleti gerçekleştirmemekte, insanın içinde kuralları da aşan ayrı bir mahkeme bulunmaktadır…
Sonuç olarak Suç ve Ceza’dan hukuk, psikoloji, sosyoloji gibi disiplinlerin öğreneceği hâlâ çok şey var.

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 27.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...